Ağustos 19, 2016

mutluluk evde yalnız olmaktır!


en sevdiğim evde şöyle biraz yalnız kalmak.. kedilerin uyuması.. ev arkadaşının gitmesi. mahalledeki çocukların ortalıkta olmaması ve haliyle gürültü yapamıyor olması..

o arada uzun süredir ertelenen işlerin yavaştan yapılması, gerekli maillerin gönderilmesi, yemek için planlar yapmak, to do list'i güncellemek... ders çalışmak filan. oh be. dünya varmış.

sevgiler
jk

ps: işte bu yüzden evlenmek yahut biriyle birlikte yaşamak istemiyorum. konfor alanım daralıyor. sanki bi gün evlensem bile ayrı evlerde yaşamaya devam etmemiz gerekiyormuş gibi hissediyorum.


Ağustos 09, 2016

nesli tükenmeye mahkum biraz gelişmiş primatın hikayesi

mesela biz de böyle uncomplicated olsak, hayat bayram olsa! 

son bi şans (tabii ki kendime)..

bi mesaj gönderdim bugün ona. "biz projeden çekildik, bilmeni isterim. seni tanıdığıma gerçekten memnun oldum. sonrası için bol şans. sevgiler jk" diyerekten. tabii göndermeden önce o kadar düşündüm ve kararsızlıklar yaşadım ki "canını alıcaz ve bu konu sonsuza dek kapanacak" deseler daha kolay karar verirdim eminim. hemen akabinde bir yanıt aldım, "hi. nice to hear from you" diye. sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. anlam da veremedim. madem nice to hear from me, e bi nasılsın, her şey yolunda mı, filan de bari daha fazlasını duymak için, diye düşünüp hiçbir şey yazmamaya karar verdim. ama kızların ısrarına dayanamayarak bi tane gülücük gönderdim sonra. hâlâ çok anlamsız buluyorum ama anlattığım iki kişi de "e bi gülücük gönder bari" deyince mecbur gönderdim. anladığım kadarıyla gelişmiş primatlar çiftleşme öncesi böyle kur yapıyor birbirine.

neyse dağıtmayayım. o da bana whatsapp'ın kendi smiley'lerinden değil de handmade ve burnu olan old fashion bi gülücük gönderdi. sözün bittiği yerdeyim!

hayır "bütün bu çabam"a rağmen, kızlar gene beni duygusuz, soğuk, odun ilan etti. "içinde fırtınalar kopuyor ama adama best yaz, yallah", "burnun yere düşse almıyosun, istiyorsan biraz da çabalıcan", "madem proje bitti, neden bu resmiyet" diye azarlandım üstelik.

yok, "indir o kuyruğunu biraz"lar mı duymadım, "sen de hemen atara atar, gidere gider azıcık yumuşak başlı ol"lar mı! (bu context'te bunu zaten neden duydum cidden bilmiyorum.) "senin bu yolun anca yalnızlığa gider"ler mi!

ne diyeyim şimdi ben elin evli olup olmadığını bile bilmediğim adamına? saçma sapan bi memlekette yaşamasak ben bu adam evli mi değil mi, benimle gerçekten ilgileniyor mu vs gibi bir enformasyona süreç içinde zaten kendiliğinden ulaşırdım. birkaç kez daha görürdüm. belki o heyecan dolu gerginlik azalırdı süreç içinde birlikte çalıştıkça ve sonunda eğer medeni hali uygunsa ve benimle gerçekten ilgileniyorsa aramızda en azından bi yakınlaşma olurdu.

gerçekten bu kadar kalbimi çarptıran biri en son lise aşkım hasan'dı. ondan sonra da tamam sevdim, aşık oldum falan ama ilk görüşte bu kadar tutulup görünce panik olduğum biri hiç olmamıştı. normalde çok cool ve rahatımdır, tamam ilk adım yüzde 90 benden gelmez ama karşımdaki aptal değilse yürüyebileceğini yürümesi için uygun zamanın geldiğini anlar yani.

oysa şimdi böyle kaldım göt gibi. hem tek atımlık barutum da boşa gitti, bütün azarları da ben işittim.

oh herkes bana vursun.
gel gel sen de vur.
jk


Ağustos 07, 2016

the most beautiful lovers on the earth: brits


blogda eski yazılarım arasında dolaşırken ronan keating diye bi brit şarkıcıyla ilgili yazdığım postuma denk geldim. son birkaç yıldır iyiden iyiye dikkatimi çeken bir şeydi bu; beni derinden etkileyen müzisyenlerin ekseriyetle brit olması.. lakin britanyalı müzisyenlerle olan bağımın bu kadar eskiye gittiğinin de farkında değildim. 

örnekse bir amy winehouse, bir paolo nutini (yarı brit), hozier, adele, sam smith, indiana, john newman, john keating, jim sturgess, ed sheeran, tom odell, ellie goulding, florence welch.. bi çırpıda aklıma gelenler bunlar. mp3 player'ımdaki güncel playlist'im ekseriyetle birleşik krallık'tan şarkıcı ve söz yazarlarıyla dolu..

daha sting, mick jagger, morrisey, john lennon, elton john gibi kült isimlere hiç girmiyorum. velhasılı.. o şarkıların sözlerine bakınca dünyanın en güzel aşık olan insanları ingilizler olsa gerek, diyorum. 

oha! daha da geri gidiyorum james blunt var mesela. deli gibi binlerce kez dinlemiştim aynı albümü ve tüm şarkı sözlerini ezbere biliyordum. ev arkadaşlarım tiksinmişti heriften. 

evet evet! kesinlikle dünyanın en güzel aşıkları ingilizler olmalı.

ps: tabii ki bu saydığım şarkıcıların tamamı bende derin izler bırakmadı ama son yıllarda derin izler bırakan şarkıcıların hepsi bu listede.. ve hemen hepsini çok uzun yıllar saplantılı bir şekilde sürekli dinledim. 

sevgiler
jk


Ağustos 06, 2016

tahammül edemediğim insanlar vol 1

domuz gibi yiyip sürekli kilosundan şikayet edenler.. sözüm size!

sürekli diyet yapması gerektiğini söyleyen, sürekli kilo vermekten söz edenler.. bu profil aynı zamanda ekseriyetle domuz gibi yer ve ekserisinin hipoglisemi, şeker vs gibi bir kronik hastalığı vardır. lakin yemekten hemen sonra ilaç kullandıklarını bildiğim gerçek şeker hastaları gibi ne insülin iğnesi olurken ne de ilaç alırken görebilirsiniz bu tipleri.

bende yeni yeni zuhur etmeye başlayan durumsa nezaketin yerini tahammülsüzlüğün ve kabalığın alması.. artık bana sadece bir bilemedin iki kere "diyet yapmam gerek", "kilo aldım", "kilo vermem gerek" falan gibi şeyler söyleyebilir bi insan. ilk ikisinde değilse bile üçüncü ya da dördüncü sefer kesin can sıkıcı bir şey söylüyorum.

nihayetinde bana ne abi! ya iradeli ol ve nefsini terbiye et ya da kes sesini, benim zamanıma ve beynime yakınarak tecavüz etme. ben seni 3-4 kilo fazlan olsa da alim fit olsan da şişko olsan da severim. sen kendini sevemiyorsan bunda benim suçum ne bana bu işkenceyi reva görüyorsun? di mi ama!

he değiştirmek için bir şeyler yapıyorsan ve zaman alıyorsa bu değişim süreci eyvallah, canımı ye. her türlü desteğe hazırım (gene de çok abartma ama cınıms) lakin bir şey yapmadan zır zır söylenip duruyorsan uza.. çok pis laf ederim sana. okka!

sevgiler
jk

Ağustos 05, 2016

seni yeneceğim istanbul ya da BOP eş başkanı olma hayalleri..

türkiye ve türk insanı (temsili)

artık görüşmediğim çocukluk arkadaşım, klasik bir şark insanı olarak "seni yeneceem istanbul" diye gelmişti. tabii ki yenemedi. yani gidişini yenilmek olarak yorumluyorum. bir şehri yenmek nedir, onu ben henüz anlayabilmiş değilim zaten. ne olunca sen yenmiş sayılırsın, bilmiyorum.

her neyse bir yıl gibi bir sürenin akabinde istanbul'dan taşınma planlarını anlatırken de "büyük şehirde küçük balık olacağıma, küçük şehirde büyük balık olurum" demişti. istanbul'da yaşamamak için belki bir milyon tane neden sayarım bir çırpıda ama şu -ondan duymasam- ömrümün sonuna kadar aklıma gelmeyecek bir "neden". bence mantık hatası. az gelişmişlik yahut düz hissiyatımı söyleyeyim köylülük.

mesela aynı mantık hatasını türkiye'nin uluslararası siyasetinde de görmek mümkün. erdoğan da türkiye'nin batı'yla, avrupa'yla ilişkilerini bu mantık hatasıyla bozdu. ab içinde sesi merkel kadar güçlü çıkmayacak bir pozisyon ve "o pozisyon için o kadar emek vermek" erdoğan'ın şark kafasına uymadı, onun yerine sesinin çok gür çıkacağını sandığı bir coğrafyaya yöneldi. komplesi çok büyük amerikan hayranı olan ve bağırarak konuşmalarıyla nam salmış ortadoğu'ya. az biraz batılı gibi görünmesi tüm arap coğrafyasını ona hayran bırakır sandı, BOP eşbaşkanlığı filan gibi hayallere kaptırdı kendini.

bunlar türk insanının köylülüğünden oluyor. kendini o kadar ezik hissediyor ki bütün dünya önünde hazır ola geçse, el pençe divan dursa kaç yazar. adam yerde oturup maaile aynı bakır kaptan yemek kaşıkladığı günleri unutamıyor. o günlerle barışamıyor. ona bakan herkesin ilk gördüğü şeyin o bakır kap olduğunu sanıyor.

neyse.. uzatmayayım.

ruşen çakır'ın diken'e verdiği söyleşide batı'nın erdoğan'a sahip çıkmayışıyla ilgili sözlerini okurken birden aklıma bunlar geldi. yazmak istedim.

sevgiler
jk

Ağustos 04, 2016

game over


ne boktan ülke. insan ağız tadıyla aşık bile olamıyor. onu son gördüğüm gün darbe kalkışması oldu mesela. yaklaşık iki hafta kendime gelemedim, yatağın içinden çıkamadım, yemekten içmekten kesildim. boğazımda bir düğüm günlerce öyle dolaştım. ağlayamadım. geçtiğimiz 2015 10 Ekim'inden beri ilk kez ağlıyorum.

artık onu görme ihtimalim kalmadı. haftasonu çıkan kriz büyüdü, biz çekildik projeden.

platonik aşık olmaya bile hakkım yokmuş gibi. çok incinmiş hissediyorum.

bitti.
jk

ps: martini kadehimin içine düşen küçük meyve sineği, seni asla affetmeyeceğim.


Ağustos 03, 2016

test zamanı!


şimdi aşık oldum ya ben.. ilk görüşte aşk. adamı görünce elim ayağım çözülüyor. kalbim yerinden çıkacakmış gibi oluyor filan hani. şüphesiz yazın etkisi de var ama onu -neredeyse hiç tanımıyorum gibi bir şey- test etmek istiyorum, "aradığım adam"a ne kadar yakın olduğuna ilişkin.

zaten uzun bir listeydi o, şimdi araya yorumlar da katıcam iyice uzun olucak, sırf eğlenmek için yaptığım bir aktivite olarak sıkılınca bırakmanı tavsiye ediyorum sevgili okur :) sondaki şarkıyı dinleyin ama güzel bi arctic monkeys yorumu..

ps: yazalı baya olmuştu ama artık görme ihtimalim bile kalmamışken yayınlayayım gitsin, diye düşündüm.

  1. her şeyden önce "heves", "aşk" ve "sevgi" arasındaki farkı bilmeli. tez canlı olmamalı, hangi hamleyi ne zaman yapması gerektiğini bilmeli.  bilmiyorum ama çapkın birine benziyor. yani adamın tartışma götürmez bir yakışıklılığı var. bütün kadın arkadaşlarım taş gibi olduğu konusunda hemfikir. ve biraz da aceleci gibi sanki, o zamansız edilen iltifatları düşününce.
  2. aceleci olmamalı ama -afedersiniz- kıçımızdaki kıllar ağarana kadar beklememeli. timing önemli. 40'larının başında olduğunu sanıyorum, evli bile olabilir, çok çaresizim.
  3. kendisinin farkında olmalı, kaf dağını yarattığını sanmadığı gibi ezik büzük de olmamalı. nihayetinde hiçbir kadın ayağıyla itip kakabileceği bir adamla olmak istemez. şimdi dürüst olmak lazım, bi ukalalığını görmedim ama dedim ya tanımıyorum. lakin kendine güvendiği de kesin.
  4. boyu en az 180 cm olmalı, en fazla 185 cm. evet, topuklu ayakkabı giyme özgürlüğümü bodur bi adama hibe etmek istemiyorum. aynı zamanda evin içinde bir king kong'la yaşamak da istemiyorum. bu konuda şansım gülmüyor, amerikalı sevgilim de amerikanın en kısa insanı olabilirdi bu da çok kısa. 170 ya var ya yok benden kısa bile olabilir.
  5. şişko ya da zayıf olmamalı. hımbıl ya da çok atletik de olmamalı. kararında, dengeli ve en önemlisi zarif olmalı. yanıma yakıştırmalıyım ama benden daha "iyi" görünmediğinden de emin olmalıyım ;) zira bir ilişkide biri güzel olacaksa o ben olmalıyım pek tabii ki! kesinlikle atletik. göğüs ve kol kaslarından gözlerimi alamadım, dokunmak için deliriyorum.
  6. elleri ve ayakları düzgün, parmakları dar ve uzun olmalı. topukları pembe, tırnakları kısa kesilmiş ve genetik olarak düzgün biçimli. ayakları ayakkabının şeklini bozmamalı, kıstas budur benim için. elleri hayatımda gördüğüm en çirkin eller ve hiç umrumda değil. o saçma sapan elleriyle bana dokunduğunu hayal ettiğim zamanlar çok.
  7. aksesuar olarak saat, gözlük ve dahi kol düğmesi bile takabilir -gerektiğinde-, onun dışında belki küpe, limit:1 (bir) -ama sıcak bakmıyorum. zamanı gelince nişan yüzüğü filan -muhakkak- takmalı tabii. anlam veremediğim şekilde iki tuhaf yüzük var iki elinin yüzük parmaklarında. alyans değil ama çok çirkin o yüzükler. dediğim gibi evli olabilir.
  8. kılık kıyafetine özen göstermeli, net. temiz, pak ve doğru kombinler giymeli. karmanın kusmuğu, aunty k ile tanışmaya adeta bi' homeless gibi gelmişti. hiç çekemem bu yaştan sonra ne öyle adamı ne ailemin dırdırını, olur da tanışırlarsa. komple siyahlar içinde gördüm bugüne kadar hep. ayakkabıları zevksizlik abidesiydi. ama google'da daha iyi hallerini de gördüm. o saçma ayakkabıları bile umrumda değil.
  9. zevkli giyinmeli, yani benim zevkime göre. tabii ki ben giydirmeyeceğim kimseyi, kendiliğinden tarzlarımız birbirine benzemeli. kimseyle uğraşamam, oh düşüncesi bile sıktı. ama giyim kuşamına bir kadın kadar özen de göstermemeli. karşısına çıkan insanları sadece görüntüsüyle etkilemeye, kolay yoldan popülarite yapmaya çalışmamalı. kılık kıyafeti sade. dediğim gibi genelde hep siyah giyiniyor ki bence ok.
  10. sevilen bir insan olmalı ama herkesin sevdiği insanlar bana çok kişiliksiz geliyor, herkesin sevdiği insanlardan da olmamalı. bir popularitesi var ama tanımıyorum, bilemiyorum.
  11. vücudunda hayat çizgisi içinde kendiliğinden doğal sürecinde oluşmuş izler dışında bi şey olmamalı. örnekse; dövme! dövme için çok muhafazakar biri olduğunu sanıyorum. görmediğim yerlerinde varsa bilemem. 
  12. ailesi dindar olabilir lakin kendisi dindar olmamalı, hatta mümkünse inanmamalı! kesinlikle sunni ve dindar olduğundan yüzde bin beş yüz eminim ve hiç mutlu olmadığım bir konu bu.
  13. kitap okumayı -gerçekten- sevmeli ve dahi okumalı da. kitap kurdu olmasına gerek yok. bilmiyorum, okuyorsa bile tarzlarımız çok uzak muhtemelen.
  14. politik olmalı ve anlamalı. kriter siyasetle politika arasındaki farkı tanımlayabilmesinden geçiyor. kafası çalışan biri olduğunu sanıyorum ama politik duruşlarımızın taban tabana zıt olduğunu tahmin ediyorum.
  15. ayakları yere sağlam basmalı. aptal puma olmamalı. olmuş zaten olacağını yani, puması muması kalmamış.
  16. benden daha iyi kazanmalı. bir eve bir tane idealist insan yeter nihayetinde. celebrity diyorum, ne diyeyim.
  17. en az benim kadar iyi bir eğitim almış olmalı. daha iyi bile olabilir.
  18. düzgün türkçe konuşmalı, aksansız ve anlamlı. ikinci bir dili iyi/çok iyi bilmeli, hatta gönül ister ki "native speaker" olsun bi ingilizce'de ama kısmet tabii bu işler. türkçesi "ben türk yemekleri sevmek" seviyesinde. birkaç şey ezberlemiş onları söylüyor lakin anladım ki yeterince sarışın değilsen o şebeklikler gerçekten tatlı değil de nasıl desem maymun oluyormuş, güldürmedi yani, soğuk soğuk tebessüm ettim. ama ingilizce konuşmaya başlarsa beyin orgazmı. (haha ajda pekkan gibi oldum.)
  19. güzel kokmalı, parfüm şişesine düşmüş gibi değil tabii. kararında. kokusunu almadım, en azından bilinç düzeyinde. ;)
  20. eğlenceli olmalı (eğlenceyi aksiyonda aramamalı), gülmeli, kendi kendine yetebilmeli, sakin ve daha da önemlisi "stabil" bi insan olmalı. bir eve bir sinirli insan yeter zira. duygusal değişimleri benden hızlı bi adam tanıdım hatta birkaç adam tanıdım. kafi, daha fazla tanımak istemiyorum. hiç bir fikrim yok.
  21. çirkin olmamalı lakin çok yakışıklı, beybi feys filan da olmamalı. suratında -yeri geldiğinde- benimkinden daha keskin bir ifade görebilmeliyim. yakışıklı ve erkeksi, allam tam bana göre. ve gören bütünkadınların aynı şeyi hissettiğinden yüzde bin beş yüz eminim.
  22. köye gittiğimizde -sevmem gerçi hiç doğa, köy insanı filan değilim- yer sofrasına, hilton'a gittiğimizde de hilton'un sofrasına oturabilmeli. kıstas adab-ı muaşerete uygun, döküp saçmadan, acele etmeden, saçmalamadan, o habitatın bir parçası olarak(!) "önüne konanı" yiyebilmesi. ve evet, kafalardaki soru işaretlerine yanıt; ben yapabiliyorum. hayatında gördüğü tek köyün charles dickens ya da jane austen romanlarında geçen bazı tatlı günümüz ingiliz kasabaları olduğunu saniyorum. 
  23. spor yapmalı, hobi olarak. fit olmak, götü başı koyvermemek için. ne yapar, bilmiyorum. ama kas torbası filan tabii ki olmamalı. outdoor sporlara merakı varsa beni zorlamamalı, ben sevmem ve her şeyi birlikte yapıcaz, diye bi kaide de yok sonuçta. spor yaptığı kesin, ne yapıyor bilemem ama o göğüs kasları başka türlü olmaz.
  24. bana karışmamalı. ne giydiğime, nerede kiminle olduğuma, ne yaptığıma... ara sıra fikrini söyleyebilir, kıskançlık emarelerini tolere edebilirim ama kontrolünü asla kaybetmemeli. kesinlikle karışma potansiyeli yüksek bi insan olduğunu düşünüyorum, dindar bi kere.
  25. güven vermeli ve güven duymalı, hem insanlara hem bana. insanlara zaman zaman sonucunu öngörebilmesine karşın yine de "o" şansı verebilmeli. tabii aynı zamanda kendine de. bilemiciim.
  26. karşısındaki insanların zekasını küçümsemeyecek kadar zeki bir insan olmalı. umarım anlaşılabilmişimdir. bilemiciiim başka bi nokta daha.
  27. kıl... saçları dökülmek yerine kırlaşsa daha iyi tabii. bir de kollarının dirsekten alt kısmında, göğsünde -omuzlara sırta taşmadan- kıl bi miktar olmalı. evet. saçları ne beyaz ne dökük, çok güzel saçları var. hafif uzun. en sevdiğim.
  28. vücut temizliği konusunda hassas olmalı. günlük duş, diş fırçalama, diş ipi kullanımı tamam olmalı. saçına belki çok çok az jöle sürebilir, after shave filan kullansın. hatta -tamam izin veriyorum- ara sıra benim nemlendiricilerimden bile aşırabilir. dişleri porselen, hoşlanmadığım başka bi şey. mesela öpüşüyorsunuz ve dudaklarınızı ısırdı, etiniz bi yere sıkışmış gibi oluyor. ama umrumda mı? hayır tabii ki. saçlarına jöle sürüyor evet. kirli sakal iyi duruyor ki o da pek hazzettiğim bi şey değildir aslında.
  29. biliyorum, hepimiz bir yaşa gelene kadar duygusal anlamda birer enkaza dönüşüyoruz. ama hepimiz "biri" -kim olduğunun önemi yok- tarafından kırıldık ve artık yolumuza devam etmek zorundayız. bu bilince sahip olmalı. serseriliklerine bahane olarak üniversite hayatını yiyen kızı ya da eski karısını göstermemeli. hemen soğuyorum böyle insanlardan. öah, ergen misiniz be! bilemiciim.
  30. temiz olmalı, pasaklı olmamalı, kendi başına yaşıyorsa temiz ve kısmen düzenli bir yaşam alanı olmalı. arada değiştirdiği whatsapp fotolarından görebildiğim kadarıyla cozzy ve ferah bir evi var, benimkinin aksine. evet, evimden çok sıkıldım.
  31. 30-35 aralığında olmalı yaşı. "tek başına" yaşaması -aile ya da arkadaşlarıyla değil- tercih nedenidir. yaş aralığını güncellemek gerek malum ben de olduğum yerde saymıyorum, 30'a 1 kaldı. 35-40 arası iyidir, diye düşünüyorum ama bu 40+ eminim lakin genç görünüyor.
  32. cömert olmalı. savurgan ya da pinti değil, cömert. tutumlu olmayı da bilmesi gerekiyor. birimizin diğerine çeki düzen verebilmesi gerekiyor. hı-hı! cömert biri. bu konuda önemli bir dedikodu duydum. ve açıkçası jestinden çok etkilendim, tatlış.
  33. sosyal medyayı zaman geçirmek, eğlenmek öğrenmek için kullanmalı. sağlıksız kadın erkek ilişkileri yahut sosyal ilişkiler kurmak için değil. internet=kaybedenler kulübü! bence tipik bir ortadoğulu, teknoloji bağımlısı. tamam arap asıllı ingiliz ama dubai'de yaşıyor, kalıcı mı geçici mi bilmiyorum.  
  34. bilgisayar oyunları bağımlısı bir jenerasyonun içindenim, asla. bilmiyorum ama telefonundan gözünü bir saniye ayırmıyor. beni iyice görememiş bile olabilir.
  35. "yeni şeyler denemeden duramıyorum" diyen bir reformist değilse de yeni bir şeyler denemeye açık olmalı "her anlamda" ;) ama çok hassas, kıldan ince kılıçtan keskin dengeleri var yenilik mevzunun, ona göre. bilemiciim.
  36. çocuk sever mi bilmiyorum ama benim kadar irrite olmasın, bi de sağda solda gördüğü çocuklara "temas" etmesin, ellemesin. en bi sinir olduğum şey. gördüğüm bazı videolarda etrafında çocuklar var ve onlara sevgi dolu bakışlarını gördüm. neden bilmiyorum evliyse bile çocuğu olduğunu sanmıyorum.
  37. net olmalı. kırıp dökmeden sevmediği şeyleri de sevdiklerini de söyleyebilmeli. bilmiyorum.
  38. dürüst olmalı, cesur ve sadık da. (olmasın tabii böyle bi şey ama velev ki aldattı, aldattığını itiraf edebilmeli. olacakları göze alabilmeli, eşek gibi özrünü dileyip kendini affettirmeyi -istiyorsa- becermeli.) yani pek sadık birine benzemiyor. tamamen hissiyat, belki fena halde yanılıyorum.
  39. elimi sıkı sıkı tutabilmeli. (fiilen ve mecazen söylüyorum.) tokalaşırken ne kadar sıkı tuttuğunu ve uzun süre bırakmadığını düşünürsek o ayar iyi bence.
  40. kadın erkek ilişkileri konusunda sokak kedileri gibi olmamalı. nasıl ki bi sokak kedisini çok sevip evine alsan da ki o da seni çok sevmiş olabilir. ama o bir sokak kedisi olduğu için bir gün muhakkak kaçacaktır. erkekler ve sokak kedileri değişmez. daha açıklayıcı olmak gerekirse; 'gözü doymuş' adam yoktur, alışmış orospu bir ruha sahip erkekler vardır. bir kadınla birlikte olabilmek için her türlü yalanı söyleyen, kötü birer oyuncu ve çok sıradan erkeklerden istemiyorum. o kadar çoksunuz ki! bi dağılın, gölge etmeyin artık. hiç bilmiyorum. hiç bilemeyeceğim bi nokta.
  41. karşısındaki kadının -yani benim- hislerini önemseyen, seks ihtiyacı ve yatak odası talepleri dahil, hiçbir konuda ısrarcı ve baskıcı olmayan biri olmalı. buna mukabil kendiliğinden bi cinsel çekim olmalı aramızda. biri cinsel çekim mi dedi? aklım başımda değil!
  42. sanatsal aktiviteleri sevmeli, katılmalı. ve sanat konusunda da gelişmiş ve inceltilmiş zevkleri olmalı. bu konuda da kıstas benim sanat zevkim tabii ki. haha :) yönetmen olduğunu düşünürsek sanatsal aktiviteleri baya sevdiğine şüphe yok.
  43. kendini abarta abarta anlatmamalı. abartılı yaşamamalı. anlıyorum evet ve inanmıyorum, çoğu zaman çocukluğuna veriyorum, görmezden geliyorum. (ve inanın bunu tüm kadınlar yapıyor.) kendini hiç anlatmadı bana sordu ve ben de "uluslararası bir bursla bir süre berlin'de çalıştığımı söylediğimde gözleri parladı, bilmiyorum bence edilgen olmayan, özgürlükçü ve hırslı kadınlardan hoşlanan tiplerden. ama eminim sonrasına budamaya çalışacak da bi tip, fazla gelecektir zira. bittecrübe biliyorum.
  44. genel hatlarıyla bakıldığında benim kendi hayatımda da en çok eksikliğini duyduğum ve çabaladığım şey "denge", o da denge gözeten bi insan olmamalı. abartılı davranışlar, abartılı aşklar, abartılı giysiler insanı değilim o da olmamalı. buradan ortalama insan istediğim sonucuna ulaşılmasın ya da koyun, hayır, aksine her şeyde bir imzası olmalı. bana biraz sümüklü bi romantik gibi geldi ama gene kıçımdan aldığım verilere göre.
  45. karizma önemli. definitely!
  46. bir tarzı olmalı ama -ergenlikten kalma bir tarz anlayışı değil, tarz olsun diye değil- sindirmiş olmalı, bütünleşmiş olmalı, sırıtmamalı yaptığı şeyler üstünde. definitely!
  47. kendi işini kendi becerebilmeli ama iki tane yemeği öğrendi, iki gömlek ütüledi diye benim yaptığı işi filan eleştirmeye kalkmamalı, haddini bilmeli. bana ağzını yırttırmamalı! bilemiciim. ama bence hiçbir işini kendi yapmıyor.
  48. çalışkan olmalı, işkolik olmamalı. biraz işkolik olabilme ihtimali üzerinde duruyorum, daha doğrusu bi kendini adama hali. ama ben de işkolik bir insan oldum son bir senedir özellikle. sanırım I can handdle with this.
  49. sevgisini gösterebilmeli ama vıcık vıcık olmamalı. ben çok ilgiden de ilgisizlikten de fena halde sıkılıyorum. denge mühim! vıcık vıcık değil ama bu konuda biraz fazla mı rahat, bi olay var bu noktada, adını koyamadım henüz. sonuçta bir saat önce tanıştığın kadına boynun güzel denmez abi, yuh!
  50. yatakta iyi olmalı. fantezi dünyası geniş olmalı ama beni aşacak kadar geniş olmamalı. örnekse aynı yatağa girecek bir üçüncü kişi filan ağzının ortasına çakmam için yeter sebep olur. ay hayallerimde yatakta muhteşem ama gerçek hayatta bi fikrim yok. lakin bende kıvılcımlar çıkıyor adamı görünce, sırf o elektrik bile yetecektir diye tahmin ediyorum. ama işte bunlar hep kanıtlanması imkansız teoriler. 
  51. beni kıskandırmak için saçma sapan hallere girmemeli. çünkü ben de her insan kadar kıskanırım lakin kontrol altında tutarım. ara ara küçük imalarımdan onu kıskandığımı anlayabilmeli. hiç bilmiyorum ve hiç ilgilenmiyorum şu aşamada.
FİKRİM YOK: 18
OLUMLU: 23
OLUMSUZ: 10

yorumsuz yani.. zaten ilk görüşte aşk da aradığım adamı -birini aradığımı da sanmıyorum artık gerçi ama- bulmak için beklentim değildi, amerikalıyla olduğu gibi arkadaşlıktan ilişkiye dönmesini tercih ederdim herhalde sağlıklı bir kafayla düşünebildiğimde. 


this is probably "the end"


sinirlenince -ki karadenizli filan da değilim ama sık başıma gelen bi şeydir- gözüm hiçbir şeyi görmüyor.

haftasonu nasıl tatlışım, nasıl heyecanlı.. yani ya da şöyle söyleyeyim. mümkün olan en tatlı halim! "tatlı" kelimesi beni 500 kelimeyle tanımlayın desem ilk 500'e girmez, o kadarını söyleyeyim. bi zamanlar çaresizce bana aşık biri filan olduysa belki o "tatlı" olduğumu düşünmüştür en fazla.

neyse dağıtmayayım konuyu.

bi şekilde her zamankinden daha tatlıyım ya da o yönde bir çaba içindeyim.

-allaaam çaresizce aşığım. adamın tipi, gülümsemesi filan aklıma gelince baya temel'i gören safinaz gibi yavaş yavaş olduğum yerde eriyorum.-

offf.. neyse.. pazar günü gittim ben, bizim şu malum toplantımıza. ama işler o kadar arapsaçına dönmüştü ki (oha aslında her ne kadar "teşbihte hata olmaz" dense de ırkçı bir deyiş daha, baksana arapları sevmediğimiz buradan belli aslında) bir anda delirdim. aşırı derecede sinirlendim. sinirli bir şekilde binalar ve odalar arasında gidip gelirken benim büyük aşkım orada mıydı, değil miydi, ona bile dikkat etmedim. hele en son yardım teklif ettiğim bir arap çocuk marketing diyorum "o ne" diyor, pazarlama diyorum biraz türkçe bildiği için belki anlar umuduyla yüzüme ebleh ebleh bakıyor. filan. o kadar şaşırdım ki nihayetinde bir gazetecinin pazarlama ne demek bilmemesi beni dumur etti ve kilitlendim, bildiğim ingilizce tam olarak orada, o anda tükendi. o an itibarıyla tüm yaptığım işi ve hayatımı sorgulamaya başladım. direk yöneticimi aradım, olup biteni özetledikten sonra söz konusu mekanı terk ettim. özetle onu göremedim, bi bakınıp en azından selam vermek bile gelmedi aklıma ya da en azından bir mesaj gönderip oralarda olup olmadığını sormak. çünkü sinirlenince gözüm hiçbir şeyi ve hiç kimseyi görmez genelde. eskiden böyle değildim. hele hele son yıllarda söz konusu iş olunca sinirlenme hızım ve katsayım min ikiye katlanıyor.

ve şu anda o gün olanlardan sonra birlikte yürüttüğümüz projeden bizim çekilmemiz söz konusu. bir daha sonsuza dek onu göremeyebilirim. sanırım bir hüzünlü ve garip aşk hikayemin daha sonuna geldim.

ps: ilk tanıştığımızda bi şey sormuştum ve muzip muzip gülümseyerek "this is only the begining" demişti.

sevgiler
jk



Ağustos 01, 2016

çok şey anlatan ama hiçbir şey anlatmayan post yazmışlar!



yaş aldıkça bazı şeylere tahammülümün azaldığını "yeni" fark ediyorum. yani aslında bu durum bir süredir böyleymiş ama adını koyamıyormuşum.

mesela çok yakın çocukluk arkadaşımla son birkaç yıldır konuşmuyoruz. birden bire yaptığım bir çıkışla bağlarımı kopardım -aslında bu benim için bir tür çocukluk geleneği çok çok küçükken de kıymet verdiğim ama uzunca bir süre sinirimi bozan arkadaşlarımla bağlarımı ansızın kopardığım örnekler 3-4 yaşlarına kadar gidiyor. ilk aşkım anıl'la öyle bitmişti mesela. tahta atına bindiğimizde öne hep o biniyordu, yani atı o "domine ediyordu" ve bu bizim uzlaşmakta sorun yaşadığımız konulardan biriydi diye hatırlıyorum hayal meyal. beni atından düşürdü bi kere, hiç unutmam başımı yere çarptığım anı. hiç ağlamadım. birkaç saniye süren bir sersemlikten sonra sakin bir şekilde kalktım ve direk evin dış kapısına doğru yürüdüğümü hatırlıyorum. serpil teyze sesi duymuş olsa gerek kapıda yakaladı beni. ona eve gitmek istediğimi söyledim ve o, anıl'ı yamulmuyorsam eğer son görüşümdü.

neyse tekrar çocukluk arkadaşıma dönersek.. aslında ben uzunca bir süredir onun yetişkinliğe geçmesini ve saplantılı bir şekilde takılı kaldığı geçmişten günümüze zıplamasını bekliyormuşum. şimdi düşününce fark ediyorum, aslında bizim birlikteyken yapmaktan keyif aldığımız her türlü saçma ve kızsal şey -kahve falı bakmak, burç geyiği yapmak, dedikodu, spiritüel şeylerden konuşmak vs vs- o materyalist bir erkek arkadaş bulunca sona eriyordu ve tamamen farklı bir kişiliğe bürünüyordu. ve ben bundan ciddi anlamda sıkılıyormuşum uzun bir süredir. bu sürecin sonunda anladım ki ben yolunu kendi bulamayan, sürekli birilerinin etkisi altında kalan, kişiliği az gelişmiş insanlardan hoşlanmıyorum. hele böyle kadınlar beni hepten çileden çıkarıyor. güçlü insanları seviyorum ben kendiyle yüzleşme cesareti gösterebilen, hemen bir gruba uyum davranışı sergilemeyen. ya da biraz dominant birinin şemsiyesi altına girip yancılık yapmayan.

ben baskın bir tipim. genelde çevremdeki insanlar er ya da geç bir şekilde etki alanıma girme eğilimindeler ki bazı tipler vardır etraflarında onları taklit eden, onlara yaranmaya çalışan küçük bir grup olmadan hayatlarını sürdüremez, adeta can simidi gibidir o küçük grupları onlar için. hani kendi hassas ve hastalıklı egolarının sürekli birileri tarafından şişirilmeye ihtiyacı vardır. ben öyle de değilim, çevremdeki insanların etkim altına girmeye başladıklarını hissettiğimde ciddi anlamda sinir oluyorum onlara. hayal kırıklığı oluyor o arkadaşlık benim için. hele o yaranma çabası yok mu! deli ediyor beni. daha evvel ettiğim sivri bi lafı bana edindiği bir hayat tecrübesiyle destekleyerek geri getiren ve benden "aferin" almayı bekleyen biri asla beklediğini bulamaz. hiç hoşlanmam. o yüzden o "aferin"i alsalar karbon kopyam gibi dolaşmaya başlayacak ve sıçsam beni "ne kadar güzel sıçtın" diye alkışlayacak olan kişiliksizler, bir anda sülük gibi birer düşmana dönüşüyorlar ve ben bazen o yılışık yancı halleri mi yoksa çamur gibi sıvanan düşmanlıkları mı daha can sıkıcı bir türlü karar veremiyorum. ve genelde o tiplerden kurtulmak baya zaman alıyor çünkü düşman ya da yalaka olarak bir şekilde etrafında var olmakta ve bi siktirip gitmemekte direniyorlar genelde.

amerikalı erkek arkadaşımla da sanırım tüm farklılıklarımıza rağmen ilişkiyi sürdürmek için çabaladım çünkü yalnız kalmakla hiçbir sorunu olmayan, kendi içinde çelişkileri olsa da -hangimizin yok ki- keskin ve kolay değişmeyen tarafları hoşuma gidiyordu. metot olarak benzer ama içerik olarak farklı türden sivrilikleri vardı ve onun sivriliklerini seviyordum. yani kanlı canlı, kişilik sahibi bir insandı.

kesinlikle sıcak bakmadığım ve o çok istediği için -hem de en az 2 tane- sürekli ev işlerinde bana ne kadar yardımcı olabileceğini kanıtlamaya çalışıyordu ki bunu tolere edebiliyordum. hatta uzlaşma çabamızda son geldiğimiz noktada ben tek çocuğa razı olmuştum ama o ikide ısrar ediyordu (sonra sonra bu ısrarının ortodoxy ile ne kadar alakalı olduğunu anladım ayrı bi konu). tolere edebiliyordum diyorum çünkü o norveçli çocuk gibi alışkın olduğu, hep yaptığı, öyle yaşadığı için değil bana bir şeyler kanıtlama çabası aslında sinirime dokunuyordu ama tolere ediyordum. çünkü gerçekten 30'unu geçmiş ve gayet dindar ve ataerkil bir ailede elini hiçbir işe sürmeden büyümüş annesine ciddi anlamda bağımlı bir adama ütünün nasıl yapılacağını öğretmek benim için zaten çocuk yetiştirmek gibi bir şeydi ve zaten bundan kaçıyordum. adam hayatında ilk defa ütüyü benim perdemi ütülemek suretiyle yapmıştı, inanabiliyor musunuz?! bu yüzden mümkünse ütüsünü, yemeğini yapmasını bilen bir adam olmalı hayatımda ya da hiç olmamalı. bu konuya çok kafa yordum, büyük büyük laflar da etmek istemiyorum ama yalnızlık benim için katlanılması imkansız bir şey değil, hatta dürüst olmak gerekirse -tamam arada date'lerim ya da kısa da sürse sevgililerim oluyor evet ama uzuuuuun bir süredir gerçek anlamda yalnızım ve yalnızken saçma sapan sebeplerle huzurumu kaçıran kimse olmuyor ve aslında bu stabilite baya hoşuma gidiyor.

bu aşk/meşk mevzularına karşı duruşum; "gelirse kapım açık, eyvallah ama ortalıkta görünmüyorsa da deli gibi aramakla ya da hiçbir şey yapmadan takıntılı bir halde gelmesini beklemekle ömrümü tüketemem"çizgisine oturdu bir süredir. tavsiye ederim kafa çok rahat oluyor.

bu arada onlarca kez tecrübe etmişimdir, özellikle türk erkekleri üzerinde çok etkili olduğunu düşünüyorum. aşk yahut birini aramadığım için hep çok olduğum gibiyim ve türk insanı "potansiyel partner alıcıları hep açık" dolaştığı için vericisi/alıcısı çalışmayan, kapalı biriyle özel olarak ilgileniyor. hep söylüyorum çok güzel, çok matah olduğumdan filan değil ama çevremde daima benimle ilgilenen birçok insan vardır ve bence esas nedeni bu. ve bu alıcıların hep açık olması hali türk kadınını da erkeğini de çok çekilmez yapıyor, dürüst olmak gerekirse. samimiyetsiz, kasıntı bir ortam oluyor. bir kulüpte ya da barda hiçbir zaman "gerçekten" eğlenemiyorsun o insanlarla. ve gerçekten tanımak çok zaman alıyor, ilk izlenimlerin tanıdıkça aslında çok yanıltıcı olduğunu fark ediyorsun ve bir sürü gereksiz insana bu yüzden gereksiz yere zaman ayırıyorsun. şu anda bir karar alalım ve hep birlikte doğal olalım olur mu? koyverelim gitsin ya. hiçbirimiz bir diğerinin zamanına, enerjisine kastetmesin. yani "beni de sevecek/ beğenecek insan böyle sevsin/beğensin" demek bu kadar zor mu ya? bu kadar mı çok kendini sevmeyen insan sayısı?

çok çirkin olduğumu ya da artık hayatıma kimsenin gir(e)meyeceğini düşündüğüm, kendimi çok değersiz bulduğum tuhaf girdapların içine sürüklendiğimi fark ettiğim zamanlarda hemen "her kör satıcının bir topal alıcısı olur josephine takılmaaaaa" diyorum kendime.

ay böyle üç beş madde ile tahammül edemediğim insan tiplerini yazacaktım. hiçbir yere varmayan ve bol miktarda bilmişlik içeren ve hiçbir neticeye ulaşmayan manasız bi post yazdım. baya da uzun oldu gene. neyse. kendinizi sevin canlar, hayatta bir şey için çabalayacaksanız bunun için çabalayın valla. ama cidden sevin, seviyormuş gibi yapıp özgüven eksikliklerinizle ya da narsistliklerinizle darlamadan, gerçekten sevin. ve mümkünse kendinizi gerçekten sevmeyi öğrenene kadar da evlerinizden çıkmayın.

kisses,
josephine k