Aralık 29, 2016

yeni yıla yeni bir şehirde!

why I don't go with it then!

dün akşam thy'nin türkiye içinde ve dışında ahl'ye olan 23 seferini yılbaşına kadar iptal ettiğini öğrenince aldı beni bir endişe. allam dedim, gelemeyecek bu çocuk. hayır geçen sene de amerikalıyı gönderememiştim, havaalanında saatlerce bekledikten sonra geri dönmek zorunda kalmıştık. allam ne new year's eve'miş, hep gözüm yollarda.

neyse..
bir mesaj gönderdim, thy'de sefer iptalleri var, belki kendi uçuşunu check etmek istersin, filan gibisinden..

benim bu whatsapp'taki mavi tik'e ve last seen'e alerjim var. asırlardır kapalı. ama özellikle son günlerde mesajlarıma jet hızıyla yanıt veren sevgili tinder arkadaşıma dün gönderdiğim mesaj bir türlü gitmedi. sonra bütün gece gitmedi. hatta bir ara kedilerin koşturmacasına uyandığımda saat 3-4 sularıydı hâlâ gitmemişti. dönüş yolunda mı, yoksa seks turizminin çok popüler olduğu o tropik ülkede icraat peşinde mi, yoksa iki gün önce bana söylediği üzere telefonunu kapattı ve yazıyor mu, bilemedim. dert de etmedim. sonra sabah 7 gibi uyandım. 10 dakikadan kısa bir süre içinde bana kaldığı yerden bir foto gönderip haftaya geleceğini söyledi. anladım ki burada sabah olmasını beklemiş yanıtlamak için.. tabii bu da bendeki olumlu imajını pekiştiren bir etmen oldu. çok tatlı. sabırsızlanıyorum biraraya gelmek için. <3 (lütfen bunda da bi saçmalık olmasın, lütfen sevgili evren.. çünkü bu çocuk benim kavgalara sebep olan kriterlerimin büyük bölümünü karşılıyor, biliyorum, lütfen bana bunu yapma!)

ben de o gazla yılbaşını istanbul'da kutlamamaya karar verdim. öyle ya da böyle en fazla 2 yıl içinde bu şehirden taşınacağım, bu hedefi geçen yıl koymuştum kendime hatırlarsanız. o günden beridir de zaten istanbul'da artık bir turist gibiyim. o yüzden yeni bir yıla da burada girmenin bir anlamı olmaz, diye düşünerek bolu'da yaşayan bir arkadaşıma kabul ederse oraya gitmek istediğimi söyledim, ses verince de gidiş dönüş biletlerimi hemen aldım.

böyle işte..

ps: dünkü gerilim dolu halimden eser yok. hatta bir karar aldım, önce irlandalıyla görüşücem. hatta tipini beğenirsem yatabilirim bile. :D

ps II: size ekserinizden daha cool olduğumu söylemiştim di mi? ;)

sevgiler
jk



Aralık 28, 2016

up and down and up and down and up and down!


oğlum kim diyo lan "ilişkinin en tatlı dönemi o heyecanlı başlangıç evresi" diye? kim çıkarıyor böyle antin kuntin şeyleri? sakın ola yanımda yöremde böyle abidik gubidik bi laf etmeyin, kürekle vururum ağzınızın ortasına, uf olursunuz. gözümü telefondan alamıyorum. sürekli değişen bir ruh hali içindeyim. bi an süper hissediyorum. heh, bak şimdi dünyayı yörüngesinden oynatıcam hissi geliyor, yarım saat sonra içime bi sıkıntı çöküyor, paranoyakça "ulan acaba bi yerlerde bomba filan mı patladı" diye sıkıntı içinde twitter'a boş gözlerle bakarken buluyorum kendimi.

ne enteresan insanlarsınız ya. ne biçim hayat bu yavrum evladım, sapık mısınız lan? bunu mu seviyorsunuz? allaam şu anda kaburgalarımı açıp içine baksam iç organlarımı kurtlanmış bulabilirim, öyle bir garip ruh halindeyim. bana mı acaba böyle oldu, diye düşünmeden edemiyorum. ama neden olsun ki! sonuçta ben genel itibarıyla ekserinizden daha cool ve umursamaz bir insan olduğumu biliyorum. eğer ben böyleysem aklımda bazı tipler var, onların böyle zamanlarda evde histeri krizi filan geçirdiklerini düşünüyorum.

sakın ola, kimse bana ilişkinin o eski helecanı kalmadı, mik mik filan demesin! ciddiyim. beni akıl sağlınızdan şüphe ettirmeyin.

ilişkinin en güzel zamanı aynı battaniyenin altında oturup sosyal medyada arkadaşlarla goygoy aşamasına geçtiğin, twitter'a baktığın, akşam yemeğini dışardan mı söylesek yoksa yapsak mı, diye tembellikte zirve yaptığın (telefonum çaldı, koltukta sıçradım -_-), bütün bu gerilimlerin uzak bir hayale dönüştüğü zamanlarıdır. itiraz istemiyorum, dağılabilirsiniz!

sevgiler
jk

ps: telefonumu tuvalete atıp üstüne sifonu çekmem an meselesi!
ps II: ya da koşarak savcılığa gidip "kasten adam öldürmeye teşebbüs" suçlamasıyla dilekçe de verebilirim. her şey mümkün şu anda.
ps III: resmen bir iltifat yaşam kalitemi dibe çekti. o da nerden bilicek tabii, iltifat filan alerji yapıyor bende.



Aralık 27, 2016

tinder maceralarım vol.2: nasıl aşık oldum =P



bir almanla görüşüyorum. aklımın bir köşesinde hep. önceki post'ta da kısaca bahsetmiştim çünkü ağzımda bakla ıslanmaz kendimle ilgili konularda. baya ilgimi çekmiş durumda şu anda. o da -en azından tanıdığım, işittiğim kadarıyla- pek alman gibi değil, ilgili davranıyor. hatta bugün baya "yürüdü" ve tabii ben çok heyecanlandım, hoşuma gitti ve utandım aynı zamanda. akabinde tabii ki çok saçmalamış olabilirim. genelde saçmalarım çünkü öyle zamanlarda. -_-

e ne var bunda, tarihte ilk sana mı yüründü, diyebilirsiniz, eyvallah! lakin biz tinder'dan tanıştık ve henüz o yurtdışında olduğu için birbirimizi hiç görmedik ve ben şu anda olması gerekenden bi tık daha yoğunlaşmış olabilirim çocuğa. hiç benlik değil bu tutum çünkü hiç acımam başkası yapsa çok pis eleştiririm böyle şeyleri. "mal mısın lan hiç görmediğin herifin nesine tutuldun bu kadar" derim yekten. böyle gözlerimi devirip sonra da küçümseyici bir surat ifadesiyle bakarım uzun bir es verip. hiç daha nazikçe ifade etmenin yollarını aramam filan. kabalık konusunda çok straight forward'ımdır ama olumlu duygularımı ifade etmeye gelince -sanırım çok örselendikleri için- aşırı şekilde zorlanabilirim.

offf bilmiyorum. hayatımın en uzun 10 gününü geçirdim, bir an önce dönerse süper olucak. görmek ve daha yakından tanımak için sabırsızlanıyorum. ne niyetle girdim tinder'a ne buldum! valla kezbanın tekiyim ben de he, hiç goygoy yapmayayım bundan sonra. bu date, sevgili vs olaylarına uzun bir ara verdiğim için olsa gerek kendimi de tanıyamıyorum şu anda, olayım ne la benim?

sevgili okur, zaten 3-5 kişiyiz lütfen nazar değdirme üzme beni. crossfinger yapıp evrene benim için pozitif enerji gönderin bu postu okuduktan sonra olur mu?

seviyorum sizi..
jk

ps: tabii ki aşık değilim, başlık komikli olsun, diye öyle dedim. ama olabilmeyi de istemiyor değilim sevgili bilog. yalnız duvara çarpmaktan da ölümüne korkuyorum, şans dileyin.


Aralık 22, 2016

online dating app ile sınavım


dünyanın en tuhaf şeyi oldu. bir akşam tinder'dan öylesine konuştuğum biriyle bir etkinlikte burun buruna geldim. officialy ölüyorum sandım gerginlikten. ne alaka? neredeyse 20 milyon insanın yaşadığı bir şehirde bunun olabilme ihtimali lotonun çıkabilme ihtimali kadardı galiba ve oldu. selam filan vermedik birbirimize ve ben buharlaşıp uçmak istedim. insan hazırlıklı olmayınca özel alanına saldırı varmış gibi hissediyor. yalnız karşılaştığımızda beden dilinden onun da biraz utandığını fark etmem, rahatlatıcı oldu.

bu arada ismini bile hatırlayamadım, yanımdaki arkadaşıma kısa bir özet geçtim ama o da ikna olmuyor ismini hatırlamayışım nedeniyle. halbuki sadece bir hafta içinde 20'den fazla insanla tanışıp yazıştığımı bilse ikna olurdu, neyse ki sonra açıp gösterdim. yurdum insanı böyle durumlarda çok enteresan olabiliyor.

brit'i bilmem de meslektaş ve ortak arkadaşımızın olduğu bir almanla tanıştım, şu anda x-mas nedeniyle istanbul dışında lakin hiç alman gibi değil, daha konuşkan, brit gibi sululukları da yok. bence enerjimiz tuttu, dönmesini bekliyorum ben davet edicem dışarı. wu-hu! bazen inanılmaz target oriented olabiliyorum. şu anda olduğu gibi.

tinder'da ayrıca bir rum, bir amerikalı, iki türk, bir alman ve bi londralıyla daha konuşuyorum. şimdilik içlerinden ikisiyle görüşmeyi düşünüyorum. bakalım gelişmeleri aktarırım.

sevgiler
jk





Aralık 20, 2016

why dont I go on a date with turkish guys?


"cuz they are terrible cheaters." answer is easy, simple and quick. besides many bad attitudes they have, that's it, they are terrible cheaters!

I have opened a tinder account just a week ago (and frankly I'm quite having fun.) During the same week I've seen "lots" of my male friends who have married or in a relationship on tinder.

and the last one was fucking dissapointing for me. couple min ago, I was swiping to left without making effort and thinking too much which is pretty comfortable. I just stopped suddenly cuz I've seen one of my married happily ever after male friend. his facebook profile photo was looking at me with smiling! after getting over that short state of shock, I came to myself and mumbled: "that's why I no longer go on a date with Turks and have sex."

he has a very beautiful, smart and loyal wife who are married for 4-5 years and they were living together before than that for couple years more. judging him is not my business on the other hand, as an outsider, I cant stop myself to think that he doesnt deserve my friend "at all". he is short -his wife is taller than him-, chubby, almost bold, have an average salary -his wife is making her own money at least as much as him if it's not more-, etc. I mean he has nothing particular to attract a woman. and I was believing -till a few sec ago- that he has nothing particular in a materialistic way but a good heart and honesty which are fair enough for a marriage/serious relationship.

I will not question why he is an asshole or how can be courageous that much. I didnt think even a second why he has a dating app on the phone or didnt doubt that he is a cheator or not. obviously if he didnt cheat on her yet, he is looking for an opportunity. I feel deeply sorry for her and I dont know whether I should tell her or not.

as a person who has been cheated on couple times by couple different turkish ex boyfriends, that's why I no longer go on a date with turks.

here is the answer.

ps: I was considering to post in english for a while but I couldnt do that till now for some reason. I dont know why but suddenly I've started to write in english, so I would like to announce that I will continue to write in both languages from now on!

kisses
jk




Aralık 19, 2016

I wish me a merry x-mas!

no offense.. nazar değmesin diye şey yaptım. tahtaya vur, sonra oku. :p

yeni bir iş anlaşması yaptım. şu kısa ömrümün bir milyonuncu işine başlıyorum. bir sürü de "brand new" planım var. ama işte o planların hepsini hayata geçirebilmek için ayda 10 bin tl kazanmam gerekiyor ki elbette 29 yaşında öyle bir para kazanmıyorum.

2016 bok gibiydi. 2017'den genel manzara itibarıyla gram umudum yok. ama sanırım 2016 şu desperate hallerime bakıp gider ayak "dur lan şuna azcık moral olsun, bu kadarını da hak etmiyor" diyerek bana iki küçük şirinlik yaptı. biri -dreams come true- henüz netleşmedi -çok istiyorum tabii, nazar değdirmeyin gözlerinizi oyarım- ama başka bir ülkenin bir yayın organına telifle yazmak :) yani her an istanbul'dan bildirebilirim ki o ülkeye de insanlarına da -arkadaşlarımdan sebep- acayip sempatim var. bu arada bu iş -umarım olur- olursa komşu ülkesinde kovaladığım burs için de çok etkili olacağını düşünüyorum.

diğeri yeni iş anlaşmam.. babam ve annem lise mezunu iki insan. üstelik iyi bir üniversitede yüksek eğitim almış, iyi seviyede yabancı dil bilen biri olmama rağmen sosyo-ekonomik piramitteki yerimiz aynıydı efendim, hatta o kadar ki yıllarca babamın emekli maaşı kadar kazanamadım. bu yeni pozisyonla resmi olarak artık "üst orta sınıf" kategorisine kayıyorum ki olması gereken başından beri buydu, çok geç kalmıştım zaten.

tabii 2017 kapımızda memleket bok kokuyor. ben de bir süredir bireysel kurtuluşuma odaklanmaya çalışıyorum zaten. hemen iki küçük seyahat planı yaptım. biri iran diğeri norveç olmak üzere -bi aksilik çıkmazsa tabii-. iran'a ilkbahar'da oslo'ya da yaz aylarında gitmeyi planlıyorum. bu iki seyahatle ilgili güzel başka detaylar da var ama onlar bana kalsın ;) sonuçta iran'a da oslo'ya da birkaç yıldır gitmek istiyordum ama zaman ve finans sorunları yüzünden hep son dakika ertelemiştim. aslında yunanistan da var kafamda ama onu erteleyebilirim.

küçük bir estetik operasyon planlıyorum. bu yıl içinde evet. nasıl olucak, iyi doktor bulup güvenebilecek miyim en küçük bir fikrim yok. ve çalışırken ne kadar izin kullanmam gerekecek, onu da bilmiyorum. ama yıllardır üstünde düşündüğüm için kararımı yüzde 80 vermiş gibiyim, araştırma aşamasına henüz geçmedim. seyahat planlamakla meşgulum aslen.

ve tabii son ve en önemlisi kaçış planımın olmazsa olmazı, para biriktirmek. mümkün olan en yüksek seviyede para biriktirmeye başlıyorum ocak itibarıyla. bugüne kadar hiç yapmadım ve/veya yapamadım ama artık yaş 30'a dönerken ve bize yaşayacak bir ülke kalmazken tabii ki en önemlisi para biriktirmek ki atlayıp gidebileyim.

hepimize bu ülkede huzur, mutluluk, sağlık ve refah içinde yaşayabileceğimiz, rüzgarın tersine döndüğü ve karşısına çıkan herkesi ve her şeyi silip süpürdüğü bir yıl diliyorum, "bizlerin" gönlüne göre olsun umarım. umutsuz başladığımız 2017 biterken mutlu bi şaşkınlık haliyle sarılalım birbirimize dilerim ki. didişsek de gönüller bir, biliyorum siz anladınız beni.

ps: bu arada tinder'dan bi uk vatandaşı buldum burda yaşayan.. kendinden 10 yaş büyük biriyle çıkar mıydın, diye sordu ben de "yapmadığım şey mi, ayıp ediyorsun :p" demedim tabii. o minvalde bi yanıt verip kabul ettim. date'e gidicem ama çok da emin olamıyorum. çünkü hemen "dear" filan diye konuşmasına azıcık kıl oldum. hangi milletten olduğundan bağımsız olarak bu tavır biraz cheesy! tavsadım azıcık, sürüncemedeyim. beautiful, beauty, gorgeous, dear, lady filan.. ışık hızında ekşiyorum.

ps II: ah ah! neredeyse unutuyordum, azıcık evin dekorasyonunu da değiştirmek istiyorum çünkü çok sıkıldım, taşındığım gibi duruyor, nerdeyse hiçbir şey almadım sonrasında. her ne kadar bütün alışverişi ikea'dan yapıyorsam da -hele şu son dolar kurundan sonra- bi miktar daha masraf demek. -_-

ps III: bu yıl krav maga'ya başlamak istiyorum.

ps IV: bence ben yılbaşı bileti alayım, başka türlü sizin de gördüğünüz gibi yine olmuyor, yine olmuyor. çünkü şimdi de çok zamandır ertelediğim her şeyi tek kalemde yapmak istiyorum.

sevgiler
jk




Aralık 05, 2016

tartışma kültürü yoksunluğu ve ilişkilenme biçimsizliği üzerine..

lingvistov instagram sayfasından alınmıştır :)


türk insanı tartışma kültüründen yoksun ve aciz. (twitter'daki eyyorlamama buradan devam edeceğim, yeterince enine boyuna irdeleyemedim konuyu.)

geçtiğimiz günlerde kızkardeşimle tartıştık. Tartıştık diyorum ama tartışma değildi o, aslında türkçe'de o durumu tanımlayan bir sözcüğe ihtiyacımız var. çünkü bizim tartışma sandığımız şey evrensel normlarda tartışma değil. tartışmada yeterli argüman üretemeyen, kendini iyi ifade edemeyen ya da içten içe haksız olduğunun farkında olan taraf saniyeler içinde olayı çingene kavgasına dönüştürüyor. çünkü gelenek bu ve zeka seviyesi ancak bu kadarına yetiyor.

ben de o ilk tartışmada ikinci dakikadan itibaren çirkinleşen insana hiç katlanamıyorum. direk kapadım telefonu, daha da mümkünse görüşmeyelim uzunca bir süre.

artık şaşırmıyorum. türk insanında sevmediğim birçok şeyi kendi ailem yaptığında ya da ben yaptığımda da eleştiriyorum, hatta her zamankinden daha acımasız şekilde. beni türk insanından ayıran tek şey ve yaşadığım topluma bunca yabancılaşmamın tek nedeni bu bence.

aslında düzgün bir eğitim sisteminde benim kızkardeşim de görüşmediğim pekçok arkadaşım da "nasıl tartışılacağını" öğrenmiş olurdu. tıpkı "nasıl öğreneceğini", "nasıl doğru bilgiye ulaşacağını", "nasıl delirmeden/küfre ya da hakarete sarmadan yahut ad hominem yapmadan kendini ifade edeceğini" de.. yahut bir tartışmada mühim olanın o tartışmayı kazanmak değil, uzlaşmak olduğunu da öğrenmiş olurdu.

ilginçtir kavga ede ede, mücadele ede ede bunu grandma g'ye öğrettim, valla 70 küsur yaşında kadın saçmalamaya başlamadan önce baya bi mantıklı argüman üretebiliyor. ama gördüğüm kadarıyla birçok "üniversite eğitimi almış", "genç" insan tartışmaktan aciz. çomarları saymıyorum bile, ben onların önemli bir kısmının görünüm itibarıyla bol sinirli bir löp etten fazlası olmayan bir beyin taşıdıklarından bile şüpheliyim. neyse..

şimdi uzatmak istemiyorum. sadece birkaç conversation örneği yazıcam ve yorumu size bırakıcam.

-şimdi bu az gelişmiş ülkelerin genel sorunu bence.
-katılmıyorum büyük oranda kültürel olduğunu düşünüyorum. çalışma disiplini bizde yok, araplarda yok. ama azerbaycan mesela bizden daha gelişmiş bir ülke mi, onlar neden bizden daha disiplinli bir çalışma anlayışına sahip.
-tabii ki azerbaycan bizden daha gelişmiş.
-nasıl ya? azerbaycan'ın gdp per capita'sı hdi'deki yeri ne? ya da qatar az gelişmiş ülke mi?
-ya ben onlara da pek inanmıyorum gerçi.
-nasıl yani?
-yalan dolan o rakamlar.
-iyi de xx'cim eğer az gelişmiş, gelişmiş ülke gibi "definition"ları kullanıyorsan onların baz aldığı verileri de pekala kullanabilirsin.
-(kısa bir sessizlik) sokakları, mimarisi filan bizden daha iyi azerbaycan'ın.
-o sovyetler etkisi... (konu artık çoktan bağlamından koptu bu arada gördüğünüz gibi)
-ya bilmiyorum bence sen çok genelliyorsun.
-?!?!?!?!?! error ?!?!?!?!?!

**

+hayır öyle olmadı. o sana yardımcı olmaya çalıştı önce sonra sen onu tekrar aramayınca sinirlendi her şeyi ortaya döktü.
-tamam işte ben de bunu diyorum. ilk işine gelmediği anda düşmanca tavırlar sergilemeye başlıyor AA ve dedikodu yapıyor.
+hayır dedikodu yapmadı. o öyle dedi, bu böyle yaptı (gereksiz ve anlamsız detaylara boğmakta ve dinlememektedir)
-bir saniye dinler misin?
+bla bla bla. (aynı terane..)
-bi dinler misin? (10'uncu tekrardan sonra susar)
+x'in tekrar evlendiğini kimden duydun?
-bilmeyen mi vardı onu?
+x seni arayıp "ben tekrar evlendim, aile arasında bir nikah kıydık," mı dedi?
-onu zaten herkes biliyordu ki bla bla bla (laf kalabalığı)
+soruma yanıt ver ya seni arayıp sana mı söyledi?
-hayır.
+kimden duydun?
-AA'dan.
+ben de ondan duydum. ben işte bunu söylüyorum, güvenip bir şey söylüyorsun yarım saat içinde "benden duymuş olma ama" diyerek 10 kişiye dağıtmış oluyor haberi.
-bla bla bla. o zaten herkese söylemişti. seninle ilgili ne söyledi bana söyler misin?
+o zaman neden "benden duymuş olma" diyerek anlatınca ben kadın arayıp ona sırrını verdi ve dertleşti, anlıyorum. o da herkese yaydı. bu bana etik gelmiyor AA çok dedikodu yapıyor, lütfen bana savunma. ayrıca sana söylemicem çünkü taraflısın. avukatlığını yapma bana AA'nın.
-ben kimsenin avukatlığını yapmıyorum, sen onu götünden anlamışsın.
+neyi götümden anlamışım ya, kendine gel. herkesin bildiği bir şeyi sen "benden duymuş olma" diye mi anlatırsın?
-bla bla bla. herkes zaten biliyordu o sana yardımcı olmaya çalıştı. mik mik zik zik. sen de aramayınca sinirlenip anlatmıştır.
+ya tamam lütfen bu kaçıncı?! sen tarafsız bir gözle bakmıyorsun, kapatalım bu konuyu, seninle AA yüzünden yine tartışmak istemiyorum.
-arama o zaman josephine.
+iyi, peki bir daha aramam. saniye beklemeden telefon kapanır.

mesela ben şu ikinci örnekteki tartışmadan sonra yüzyıl geçse aramam, biliyorum. o benim için tabir-i caizse yüzgöz olma sınırı. amacın karşındakini kırmak pahasına da olsa o tartışmayı kazanmak mı? iyi al senin olsun ama bi daha görüşmeyelim mümkünse. ben böyle durumlarda yitiriyorum saygımı. üstteki konuşma akışına benzer bir sonla -üstüne tek kelime etmeksizin- biten kaç ilişkim (arkadaşlık+sevgililik) oldu, bilmiyorum. mahalle karısı kavgası bu, tartışma değil. niye arayayım ki ben seni bir daha, paşa keyfin bilir. ama dikkat et, sen de beni arama, açmam çünkü. tamamına yakınında da "o zaman arama bir daha", "o zaman görüşmeyelim bir daha" diyen taraf muhakkak aramış ve babayı almıştır. hatta annem de -bahsetmişimdir belki hayatımda tanıdığım en gerizekalı insanlar listesi yapsam ilk üçte yeri bakidir, öyle iddialıdır- böyle saçma sapan ad hominem dolu bir tartış-ama-madan sonra "görüşmeyelim bi daha o zaman" demişti, ben de "olur" deyip kapattım. kapatış o kapatış 3 yıl geçti, onca telefon ve mesajına tek cümle yanıt alamamıştır mesela.

ve evet kendimle gurur duyuyorum, annem dahil kimse karşısında çizgimi bozmuyorum, kendime olan saygımı da yitirmiyorum böylelikle. saygımı yitirdiğim insanla da -annem dahil- görüşmüyorum. tutarlı bi insanım bence. kim ne derse desin bu yönümü seviyorum. böylece gereksiz yere enerji harcamıyorum, kendimi yıpratmıyorum, üzmüyorum ve yormuyorum. benim arkadaşlıktan, akrabalıktan anladığım saniyeler içinde öfke kontrolünü yitirip karşındakine ağzına geleni söyleyip sonra da "insan yakın gördüklerine daha çok sinirleniyor" filan gibi gerizekalılık timsali önermelerin arkasına sığınmak değil, o zaman allah'a yakın bana uzak ol, güzel kardeşim.

seninle ağzımdan salyalar akıtarak köylülük yarıştırmak için fazla prensesim kusura bakma.

öperim.
jk


Aralık 04, 2016

arkadaşlarımdan ölümüne sıkıldığım şu günlerde


az önce iki eski arkadaşımla art arda konuştum.

ikisi de tatlı insanlar, 30'larının ortasında. ikisi de yalnız, ikisi de ilişkilerinde çok isabetsiz ve dikiş tutturamıyor. (sanki ben tutturabiliyormuşum gibi çek panpa!) ikisini de 20'lerinin ikinci yarısından beri tanıyorum, onlarsa birbirlerini üniversiteden beri tanıyor.

biri diğerini "imkansızın peşinden koşmakla itham ediyor" ama bunu yaparken hedefi tanınmış ve çapkınlığıyla nam salmış bir yazarı tavlamak.. imkansızın peşinde koşmakla itham edilen hâlâ bir rock yıldızıyla "bir gün" aralarında bir şeyler olacağına inanan bir optimist, kendi durumu için de diğerinin o ünlü yazarı tavlayabilme ihtimaline de "hiç belli olmaz, şu hayatta neler olmuyor" diye bakıyor. bu arada ünlü yazar peşinde koşan arkadaşım daha evvel de bir başka evli ünlüyle iki yıla yakın bir ilişki yaşamış ve herifin karısından ayrılmasını beklemişti, tabii ki böyle bir şey hiçbir zaman olmadı, adam hâlâ evli, karısı da rus bir balerin üstelik, kadın sadece yürürken bile büyüleniyorsun.

ben sıkılıyorum artık. bu 20'lerin en geç ikinci yarısında terk edilmesi gerektiğine inandığım ve bu yüzden terk ettiğim bir kafa..

olmayacak heriflerle ben de zaman kaybettim, çok uzun zaman hem de. kimseye bunun için kızmıyorum. aynı hatayı bu kadar çok tekrar ediyor olmalarına kızıyorum. çünkü her defasında aynı şeyi yaparak farklı sonuç almayı umut etmek bana aptalca geliyor. insanlar arasında da sosyal ve sınıfsal farklar vardır ve masalsı bir aşk adeta bir sihirli değnek gibi o farklılıkları birden bire ortadan kaldırmaz. bu tam amerikan kafası. onlarda da var o gerzek inanış.. miras paylaşımı yüzünden adalet sistemini kilitleyecek boyutlara ulaşmış bir boşanma oranı var, yanılmıyorsam evlenen her iki çiftten biri ilk 3 yıl içinde boşanıyor amerika'da, böyle bir makale okumuştum bazı istatistikleri açıklıyordu. üstelik -bence- 35'inden sonra gözünü kör edecek bir aşk beklemek / istemek de mantık dışı, dahası edindiğin bir miktar hayat tecrübesinin üstüne imkansız. eğer bir insan 35 yaşından sonra öyle mind blowing bir aşk yaşayabiliyorsa taraflardan birinin diğerini suistimal etmesi ve bir tarafın da gerizekalı olması gerek, bence. başka türlü olmaz şayet o güne kadar fanusta filan yaşamadıysan. zaten o yaşlar itibarıyla insanların -ağırlıklı olarak erkekler- kendinden çok daha genç kadınlara yönelmesinin bir nedeni olmalı, di mi! (bu türkler için böyle ama ingiliz ya da alman orta sınıf için geçerli değil.)

bir kere her şeyden önce 10'da 1'i kadar bile kazanmadığın bir adamla ne tür bir ilişki kurmayı hayal ediyorsun, anlamıyorum. işin güzellik, gençlik vs boyutu ise bambaşka. arkadaşlarım güzel kadınlar olmadığı için söylemiyorum bunu tabii ki, ikisi de gayet güzel, fıstık kızlar ama sonuçta o heriflerin peşinde 20'lerinin başında çıtır, aynı sosyal sınıftan ve bir o kadar salak/tecrübesiz bir sürü kız varken neden seninle olsun? ve hepsinden önemlisi seninle oldu diyelim, nasıl bir ilişki olacak bu? hangi "+"na güveneceksin ve ilişkiyi nasıl dengeleyeceksin? dışardan bakınca bütün +'lar adamın hanesine işliyor. bu daha çok "elektrikli sinek öldürücü"ye benziyor, çevresinde dönüp durdun sonra diyelim ki en güzel en ışıklı en çekici en baş döndürücü yerine kondun, en fazla birkaç saniye içinde cızırdayarak ölmek olur sonun.

bence artık kendimize karşı dürüst olmamız gereken yaşlardayız. (her ne kadar ben hâlâ 30 bile değilsem de) bu kendini kandırmak ve zamanını çarçur etmekten başka bir şey değil. baştan sonu çok belli, süper yıpratıcı, süper yorucu ve muhtemelen yine gereken dersleri çıkaramayacağın gereksiz bir tecrübe olur. yeryüzünde milyonlarca kadının milyonlarca kez denediği ve birkaç istisna dışında hiçbirinin hayalindeki sonucu almadığı bir tecrübe. nothing but waste of time!

ismini henüz koyamadım, (kişisel) farkındalık eksikliği mi, bir tür sorunlardan kaçma yöntemi mi, bir tür eğlence mi (aslında o saçma sapan hedef sadece eğlenmek için bahane belki de ve tek sorun benim çok sıkıcı olmam) yoksa büyümeye karşı amansız bir direnç mi?

bilmiyorum. tek bildiğim ne zaman biraz motivasyona ihtiyacım olsa arayabileceğim ve dertleşebileceğim kimse olmadığı. yalnız filan değilim, bir sürü dünya tatlısı arkadaşım var, her derdimde tasamda yanıma koşan vs ama ben kadın-erkek ilişkileri eksenli, hiçbir şey üretmeyen, hiçbir gerçek başarısı olmayan, sadece köşe yazarı okuyarak hayatını sürdüren bu kitleden çok sıkıldım. değişikliğe ihtiyacım var. (ne olduğunu kendim de tam olarak bilmediğim) başka bir şeye ihtiyacım var.

üstelik sadece arkadaşlarımdan değil aynı ölçüde aile bireylerimin tamamından da -istisnasız- ölümüne sıkılıyorum.

ya acaba ben miyim, büyümeye direnen diye düşünmeden edemiyorum. bu arada tüm bunları söylerken ben hayatta çok başarılı, çok okuyan vs bir insan mıyım, diye sorarsanız, hayır ben de değilim. bilmiyorum ya en vasıfsız ecnebi arkadaşımın bile bir ideali var, dünyayı geziyor filan. ondan da çok sıkılıyorum ayrı konu, 3 haftadır buluşmamak için ekip duruyorum. ama şüphesiz ki bizden daha iyi bir hayatı var.

belki de ben hayatımın herkesten ve her şeyden -kendim dahil- ölümüne sıkıldığım bir dönemecindeyim. sorun çevremdeki insanlarda değil bende belki de!

sevgiler
jk



Kasım 21, 2016

son durağı ortadoğu olan göçebe bir toplum olarak türkler


*baştan uyarayım bu yazı okunsun diye yazılmamıştır, diğer yazılar gibi.

bütün gece uyumadım. uyuyamadım.

youtube'da -bilgisayara mal mal bakarken uyumam kolaylaşıyor- onlarca video izledim hatta binlerce yorum okudum. yunanlar dahil bütün ortadoğu related ülkelerden ve insanlarından nefret ettim.

bakınca ırkçılıkları su götürmeyen avrupalıların türk-kürt-arap-iranlı-suriyeli-kuzey afrikalı-israilli-kıbrıslı ve ermenilerden daha az ırkçı ve daha az faşist olduklarına karar verdim. kim ne derse desin, bu iki olgunun kesinlikle zeka seviyesi ile ilgisi var. tarihten hiç anlamadım, hiç de ilgilenmedim ta ki iranlı bir ev arkadaşı edininceye kadar ve asla uzman filan değilim. lakin ortadoğu'da ve yunanistan'da tarih yazımı ve öğretimi çok sorunlu. zaten okur yazarlığı da sorunlu. o yüzden ırkçı bir iranlı bence her türlü, ırkçı bir alman'dan günlük yaşamı terörize etme potansiyeli açısından daha tehlikeli. alman en azından doğru bilgiye nasıl ulaşacağına ilişkin fikir sahibi. türkler, iranlılar, büyük ölçüde hellaslar, kürtler, araplar bu yön tayin etme becerisinden ne yazık ki yoksun.

ab'yi yunanistan lead ediyor diyen yunan, islam coğrafyasını suudiler lead ediyor diyen arap, onunla -ve tabi yunanla ve diğer herkesle ve birbirleriyle de- kavga edip "hassiktir, osmanlı olmasa islamiyet gulf'ün içinde hapsolurdu onu dünyaya türkler yaydı, biz lead ediyoruz, siz misleading wahhabilersiniz, diyen türk, aynı güneş dili teorisi gibi teorilerle azerilerin pers, kürtçe ve farsçanın da indo-persian dil ailesinden (böyle bi dil ailesi yok) gelen diller olduğunu iddia eden iranlıların yorumlarını okudu bu gözler. tabii kaynak hep wikipedi.

neyse.. diğer milletleri geçeyim de türklerin gerçekten tez elden kendi tarihleriyle tarih yazımındaki hatalarıyla ve kurumsal tarih öğretisiyle yüzleşmesi gerekiyor. her şeyden evvel bu kadar türk-islamcılık yapmadan evvel bi dönüp aynaya ve birbirimize bakmamız gerekiyor. alman deyince hans stereotype'ı, fransız deyince jean stereotype'ı, iranlı deyince bir ali stereotype'ı, arap deyince bir ahmed stereotype'ı geliyor aklımıza. hatta kürtler için bir streotype oluşuyor kafada. türk deyince dominant bir fiziksel tip oluşmuyor. sadece bizi çekirdek ailemizde bile cilt rengi ve tip açısından en açıktan koyuya erkek kardeşim (bir alman kadar sarışın ve renkli gözlü)-onun annesi (açık kumral ve renkli gözlü)-kız kardeşim (kumral)- babamın ex karısı olarak annem (kumral)-ben (koyu kumral)-babam(esmer-renkli gözlü) bir sürü ten rengi ihtiva ediyoruz. rengarengiz. anne-baba boyları ortalama türk insanı boyu- çocukları babasından uzun. anne ve bir kızı şişman baba, bir oğlu ve bir kızı alabildiğine zayıf. milliyetçi dindar bir anne-baba solcu-liberal-hatta kürtçü ve kafası fena halde karışık çocukları. yine beslenme şekilleri. karbonhidrat ağırlıklı beslenmeyi seven (ben), ot ve meyve yemeyi seven (erkek kardeşim), etçil kız kardeş. bu diversity ve tabii ki beraberinde getirdiği uzlaşmazlık ortalama bir alman ailesi için de fazla ortalama bir iranlı aile için de fazla.

bence türkler aşırı türk milliyetçiliğinden ya da ümmetçilikten vazgeçmek zorunda. çünkü ikisi birbirini tamamlayan iki özellik değil, çatışan iki özellik ve bu hem yorucu hem kafa karıştırıcı. ortadoğulusun deyince kabul etmeyen türkler hazar'ın doğusundan geldim ben diyor. peki geldiğinde burada kimler vardı? o zaman yunan-ermeni-arap karışımı deyince kızılmamalı. çünkü genetik ve kültürel olarak bu halklarla ve kürtlerle ve fazlasıyla karıştı türkler. sevişti yahut tecavüz etti ve üredi bi şekilde.

peki sevgili türk kardeşim arap'ı sevmiyorsun, kürt'ü kabul etmiyorsun, yunan'ı denize döktün, ermeni'yi kırdın geçirdin, iran'la mezhebin tutmuyor, kuzum nesin allasen? valla bak türkler ne oldukları konusunda bir fikir birliğine varırlarsa ben -türk, sunni ve erkek bir aileden gelen ve hiçbir minority'le bildiğim kadarıyla en ufak bir kan bağı olmayan bir kadın olarak direk kabullenip kendimi o şekilde tanımlamayı kabul ediyorum.

hadi bazı şeyleri kabul ederek başlayalım. hazar'ın doğusundan geldiyse oğuz boyları;

türkler hâlâ komşuları olan yunan-bulgar-arap-fars-kürt-ermeni'ler kadar yerleşik değil.

bu saydığım ülkeler kadar yazılı tarihsel ve kültürel birikimleri yok. (hiç yok demiyorum, dikkat..)

savaşçı ve göçebe bir topluluk olmanın getirdiği doğuştan bir kavgacılık ve diplomatik beceriksizlikleri var. ortalama 5 yılda bir bütün komşularla ilişkilerin ters yüz olmasının majör sebebi bu bence. -hayır, kendimden de biliyorum-

yine hareket halinde bir toplum olmanın etkisiyle yemek-müzik-kılık kıyafet gibi konularda kayıtlı tarihsel hafızaları yok.

ve kendi türlerinden diğer popülasyonlara karşı daha gaddarlar.. çünkü başka şansları yok. saydığım diğer tüm uluslardan daha az konformistler çünkü yerleşik hayatın ne demek olduğunu yeni yeni öğreniyorlar ve yerleşik hayatın getirdikleri zenginliklerin keyfini/tadını da yeni yeni almaya başladılar.

buna mukabil iyi pazarlamacılar. saydığım diğer uluslara göre uyum sağlama becerileri görece yüksek, onları kendilerine uydurma becerileri de öyle. bu da onları değişime ve yeniliklere -görece- daha açık yapıyor. ve bu saydığım uluslara göre daha çalışkanlar. bu özellikler de onları aslında süreç içinde karışıp kaynaştıkları ve türkleştirdikleri anadolu halklarının kültürlerini harmanlayıp tüm dünyaya "türk kültürü" diye pazarlama becerisi kazandırıyor. eyvallah hiç de itirazım yok. kebap mesela güzel bir şey ama aslında arap orijinli ve türkler olmasaydı, tüm dünya kebap gibi güzel bir yemeğin varlığından bihaber olucaktı. bu kadar basit.

bizim gerçekten aidiyet sorunumuz var. çünkü aslında -bence- bizi bıraksalar biz daha gideriz, biz yerleşemiyoruz. ön türkler -diye tabir edilen ancient türklerden filan alınca tarihsel background'u bizim gezinerek geçirdiğimiz süre oturarak geçirdiğimizden uzun. osmanlı'da bile vergiye bağlayabilmeleri -yanlışım varsa düzeltin- baya zaman almış, ülkenin içinde kuzey güney mekik dokumaya devam etmiş türkler. o yüzden en kentlisi bile kültürel hafıza açısından iran'ın kentlisinden daha az kentli.

neyse..

pan-islamizm filan konusunda bazı tespitler sıçtım ama sonra yazıcam. onun bambaşka bi kafa olduğunu düşünüyorum. onu savunan/pompalayan "kanaat önderleri" bence ne türkleri, ne arapları, ne iranlıları tanıyorlar ne de el birliğiyle içine sıçtıkları ülkelerin kurumsal tarih öğretilerinin boktanlığının farkındalar.

hepimize tez elden biraz "ortak" aidiyet hissi ve biraz da akıl-fikir diliyorum. bu ırk-millet-milliyet filan mevzularının geçtiğimiz yüzyılda kalmış olması gerekiyordu, çünkü içinden çıkılabilir konular değil bunlar.

sevgiler
jk

ps: bütün gece uykusuzluktan ve işgüzarlıktan youtube yorumları okuduktan sonra bende oluşan kanaati yazdım. hiçbir bilimsel tutarlılık, tarihsel inanılırlık iddiam yok.

ps II: bu tip konularda yetkin olanlar düzeltsin demeyi düşündüm, yetkinliğini her boku olduğu gibi abartma eğilimindeki anadolulu erkek arkadaşlara katlanamayacağımı düşündüğüm için vazgeçtim. zaman içinde okudukça fikirlerim değişirse yazarım yine. o yüzden beni cehaletimle baş başa bırakın. beğenmediyseniz okumayın filan. hadi mucx!

ps III: çok yorgunum, kahve içmem bir şeyler atıştırmam lazım, sonra okuyup tekrar düzelticem. ing-tr karışık yazım için özür. bütün gece ingilizce okuyunca sabahına kafamı toparlayıp iyi ifade edemedim, onları da elden geçiricem. (5 tane okurumu da böyle önemserim.)


Kasım 08, 2016

kötülük bulaşıcı mıdır? bence evet


iş hayatına ilk atıldığım yıllarda çok iyi niyetliydim. tabii türk insanının hastalıklı ruh halinden henüz haberim yok. nihayetinde hayatı boyunca neredeyse hiçbir şeyi ya da hiç kimseyi kıskanmadan büyümüş, zaten tabiatı gereği maddeye düşkünlüğü az olan ama arkadaş çevreme göre de geliri daha yüksek bir aileden geldiğimden olsa gerek hep elindekiyle yetinen bir insan olarak yaşadım. benim derdim aşktı, kitaplardı, takıntılı bir şekilde derslerdi, ne bileyim hobilerdi, yazmaktı, orhan pamuk hangi kanalda çıkmıştı, kim hangi üniversiteden mezun olmuştu vs. lise mezunu bir anne babanın çocuğu olarak üniversite çok büyük bir meseleydi evimizde. tarkan'ın klibinde dilini gırtlağına kadar sokarak öptüğü kızcağızın bile boğaziçi kimya mezunu olduğunu bilirim mesela. ne alakaysa.. "bak kızım sen de boğaziçi'ne git tarkan senin de gırtlağına kadar dilini sokabilir" der gibi. :P ahhahaha

ay neyse.. 

iş hayatı diyordum. eskiden insanların birbirine kötü davranması ya da bana kötü davranması benim için anlaşılması çok güç aşırı derecede çocukça bir şeydi. ilk ve ortaokul hayatı boyunca adeta bir mean girl olarak yaşayan ben, yakın arkadaşlarımdan destek alarak ve yoğun bir çabanın sonucunda insanlara karşı nazik olmayı öğrenmiştim. hop üstünden 4-5 sene geçti ve ben mean girl ve boy'larla dolu bir yetişkinler dünyasına adım atıp dehşete düştüm. 

uzun yıllar dirensem de şimdilerde usuldan ben de o yetişkin mean girl'lerden birine dönüşmeye başladığımı fark ediyorum ve bu beni mutsuz ediyor. mesela yaptığım bir hatanın ciddi anlamda bir finansal maliyeti olacağını fark ettim geçtiğimiz aylarda yaptığım bir projede. O son dakika ortaya çıkan hatamı kabul ederek ama inanılmaz bir yüzsüzlükle topu karşı tarafa atarak "sorunu çözdüm." çözümden kastım yaptığım tek şey "bunu lütfen ekstra bir maliyet yükü getirmeyecek şekilde halledin aaa ama lütfen" diye ısrarcı ve baskın bir tondan karşı tarafı zor durumda bırakmaktı. üstelik işe yaradı ve daha kötüsü bana kendimi iyi hissettirdi.

başka bir projede bu defa benden kaynaklanmayan bir hatanın yine ekstra maliyet yükü getirmeden çözülmesi için telefonda -bilen bilir gayet gür bir ses tonuyla saniyede 10 kelime istanbul türkçesi konuşurum- benden muhtemelen yaşça da hayli büyük bir hemcinsime -günlerdir işlerin bir şekilde ters gidiyor olmasının da etkisiyle baya çemkirdim. o kadar ki kadın "sakin olun siz sinir krizi geçiriyorsunuz şu anda" dediğinde "hayır sinir krizi geçirmiyorum sadece çok sinirliyim" deyip kaldığım yerden ışık hızında devam ettim. araya girmek istediğindeyse "ben konuşucam, siz de dinleyeceksiniz lütfen" filan diye sözünü kesiyordum. tam bir biaaatch, başka hiçbir şey değil.

telefonu kapattıktan sonra çevremdeki herkesin acayip terörize olduğunu fark ettim. ama umursamadım. birkaç gün sonra son durumu öğrenmek için kadını tekrar aradığımda bana "sizden telefon gelince kalbim küt küt atıyor" dediğinde diyecek hiçbir şeyim yoktu ve gözlerim doldu o saniye. 

neden çalışma hayatımız bizi canavarlaştırıyor? neden keyif alarak ve işimizin sorumluluğunun bilincinde olarak çalışamıyoruz? neden her şey bu kadar zor? 30 bile olmadan çalışma hayatından yüzde 100 soğumuş olmama ne demeli? hiç böyle hayal etmemiştim. 

sevgiler
jk

Kasım 06, 2016

amımdan aşağı kasımpaşa, ok?


türk kafası diye bir şey var.

başka bir varoluşu anlamaya çalışmaz bi türk'ün kafası. sadece ama sadece kendine benzeyenle sınırlar tüm dünyasını. kendisininkine benzeyen hikayelerin anlatıldığı filmler izler, öyle diziler izler, kendi ezberini tekrar eden kitaplar okur, vs. şöyle hayatını alt üst edecek, bütün bakış açısını etkileyecek, içine kurtlar düşürecek, ezberlerini yerle bir edecek "entertainment" unsuruna bile karşıdır. beyin egzersizine alışık olmadığı gibi itinayla uzak durur.

bu yüzden bir başkasıyla sosyal ilişki kuracak türk'ün  tek yapabildiği benzerlikler üzerinden bir kesişim kümesi yaratmak, farklılıklara kuşkuyla yaklaşmak ve o kesişim kümesinin büyük olduğu insanlarla "iyi" arkadaş olmaktır. bu yüzden evli ya da "ciddi" ilişkisi olanlar bekar ve yalnız arkadaşlarını yavaşça terk ederler, görüşmeyi iletişimi keserler. dünyanın başka hiçbir yerinde böyle bir arkadaşlık/dostluk anlayışı göremezsiniz mesela.

aşırı derecede pragmatist türk insanı sevgilisi olduğu zaman uzuuuuuuuuuunca bir süre ortadan kaybolur ve en yakın arkadaşlarına dahi manitayı göstermek istemez, mümkün olsa onu altından bir kafese kapatır. öyle kıskanır, öyle adeta mülkü gibi görür.

aynı kafa aynı yerden/açıdan bakmadığı herkesi ezmeye çalışır, çünkü ezberini bozan bir fikrin altında ezilmekten korkar. kendine güvenen, mutlu, neşeli insanlardan kıllanır çünkü kendi ezikliğiyle yüzleşmek zorunda kalmaktan korkar. kendine yeten, mücadeleci, düştükten sonra tekrar ayağa kalkan insanı küçümser çünkü küçük bir köpek yavrusu gibi anasının sağladığı konfor alanında kalmak kaydıyla nasıl bütün özgürlüğünü on-lar-a ipotek ettiğini hatırlamaktan korkar. falan filan.

çok da uzatmayayım.

evlilik, ilişki, çocuk istemiyorum diyen erkeklere toplum çok alışık. ama kadın "eeeh siktir git, peşinde mi koşucam, sen beni istemiyorsan ben hiç istemiyorum, tipine sıçtığımın koca götlü keli" dediği zaman dünya duruyor, zaman yavaşlıyor.

yani istiyorsunuz ki kadınlar hep tipine sıçtığımın şuursuz, öz farkındalıksız kellerini (ya da adaylarını) eve bağlamak, ilişkiye bağlamak, doğal seçilimle yok olup gitmesi gereken heriflerin genlerini sonraki nesillere aktarmak için götünü yırtıp dursun, ömrünü tüketsin di mi?

yok öyle yağma.

alışın artık. canımız, paşa gönlümüz nasıl olmak isterse öyle olacağız. kocişlerini herkeslerden kıskanan, allah muhafaza sakınan kadın arkadaşlar, siz doğru yolu bulana kadar kapımız açık ama tabii o herkeslerden sakındığınız biricik embesil kocalarınızı da nerenize istiyorsanız oranıza sokmakta özgürsünüz, gölge etmeyin yeter.

ps: kendime sürpriz yapıp rastgele bir şarkı post ediyorum. hadi bakalım :))

sevgiler
jk


Ekim 30, 2016

nope no way to be with you dude!


geçen yıl yurtdışına çıkmadan evvel -kedim bana yazmam için izin vermiyor- dişçiye gitmiştim. arkadaşımın arkadaşı olan bir dişçi. sonra yurtdışına çıktığımda birkaç hafta sonra arkadaşımla konuşurken bana dişçi arkadaşını gördüğünü ve benden söz ettiklerini söyledi. işte çok hoşlanmış zart zurt, ne zaman döneceğimi, kalıcı olarak mı yerleştiğimi filan sormuş, o da anlatmış.

birkaç ay sonra dönerken arkadaşımla beni havaalanından alması konusunda anlaştık. Buluştuk sarıldık ettik filan. çıktık dışarı ben taksi beklediğimizi sanırken önümüzde bir jip durdu. arkadaşım diş doktoru arkadaşıyla gelmiş beni karşılamaya. biraz şaşırmış, bolca da rahatsız olmuş şekilde bindim arabaya ya da tırmandım mı demeliyim bilmiyorum. amerikalı sevgilimle ayrıldıktan sonra bir kere de baş başa buluştuk. haberler tabii uçuyor ona. tabii ki aramızda bir şeyler olma ihtimali yoktu, sadece olamayacağını söyleyebilmek için bir kere buluşmamız gerekiyordu. zaten eve dönmek istediğimde yarım saat ısrar edip sonunda beni film izlemeye mecbur etmesine de gıcık olmuştum. ve film sırasında ilk yarım saat boyunca "allam ne işim var benim burda, ben eve gitcektim" diye kendimi filme bir türlü verememiştim.

şimdi düşünüyorum da jipe binen biriyle zaten aramda bir şeyler olma ihtimali yok ki. kim istanbul gibi bir şehirde hatta herhangi bir şehir merkezinde "arazi taşıtı"na biner?! ve bu ne tür bir gösterişçiliktir?!

istanbul'da jipe binen herkesin kafasına gökten meteor düşmesi dileklerimle. bencil denyolar.

sevgiler
jk


Ekim 29, 2016

saçmalardan seçmeler II


geçenlerde bilimfili'de rüyalarla ilgili bazı bilimsel fact'lerin anlatıldığı bir makale okudum. çok ilginç bulduğum detaysa "rüyaların genelde olumsuz hisleri tetiklediği, gerginlik, endişe gibi duyguların rüyalara hakim olduğu" idi.

normalde ben çok güzel rüyalar görürüm. tatlı tatlı uyanırım ve sonra hemen tekrar uyurum kaldığım yerden rüyaya devam edebilmek için. o günden beri rüyalarımda hep huzursuzum, hep bir gerginlik hep bir endişe hakim rüyalarıma. bilimine sıçayım, huzurumu kaçırdı.

*
amerikalı sevgilim catcher in the rye kitabını getirmişti bana thanksgiving hediyesi olarak. sonra amerikan dili ve edebiyatı mezunu bir arkadaşım ben sevmiştim ama seni açmayabilir, muhafazakar değerleri yücelten bir tarafı var demişti. benimki de zaten muhafazakar, hemen gıcık olup kitabı bıraktım. sonra bir düşündüm, ben insanlardan kitap, müzik, dizi, film tavsiyesi almayı sevmiyorum. "bunu okusana, çok seversin" diye bana arkadaşlarım tarafından okutulan kitaplardan -özellikle- hiç memnun kalmadığım birkaç tecrübeden sonra tavsiyelere kulaklarımı tıkadım galiba.

bu arada memnuniyetle film kitap tavsiye ederim isteyene :)) mesela me before you, detachment, trumbo, miss potter, imagine me and you, bridget jones's baby, violette, the man who knew infinity bu ay izlediğim filmler arasında favorilerim. imdb'de 8-9'u kaptı hepsi benden.

*
geçtiğimiz hafta amerika'ya göçmenlik için başvurdum. bu ülke çok tatsız bir yer artık. sevdiğim hiçbir şey yok içinde artık. birkaç kişi dışında.

*
ben bu yaz aşık olmuştum ya. (burada bir link var ama bir şekilde ayarlarımdan mütevellit işaretleyemiyorum.)

dün o geldi aklıma. bir kere daha görmek kısmet olmadı valla (bkz: bir yaşlanma belirtisi olarak kısmet olmak). geçen gün porno izlerken orada adamın kadına "yuar gorcıs. model olabilirmişsin" dediği sahnede de aklıma gelmişti. üstelik kadın da kikirdeyip teşekkür etti. belki model olabilirmişsin iltifatından sonra ben de az kikirdeyip teşekkür etsem şu anda boy boy çocuklarımız vardı. asdkjslfkjsdf off çok güldüm buna. bi gün bir yerde karşılaşır mıyız acaba tekrar.. londra'da mesela.. o.0

keyifli haftasonları herkese..

sevgiler
jk



Ekim 07, 2016

ilişki fobisi


geçenlerde eski sevgilimin -şu aksaray'ın ucuz tavernalarından çıkmayan ve beyaz türk olan- yılbaşı partisinde tanıştığım ve esasen onun yakın arkadaşı olan bir arkaşımla görüştüm. aslında toplasan 3-4 kez ancak görmüşüzdür birbirimizi. başka bir şehirde yaşayan bir akademisyen kendisi. zaten yılbaşı ertesi kahvaltıda da eski sevgilim yerine daha çok onunla sohbet etmiştim. arada yazışırız o istanbul'a geldikçe arar, buluşur bi kahve içeriz. tatlı bi insandır. orta direk, kentli bi arkadaş istanbul'da zor bulunan bir şey, sırf bu nedenle bile görüşmeye devam edebilirim.

şimdi alakasız görünen bir hikaye anlatıp bağlayacağım iki durumu.

iş arkadaşlarımdan ikisi hamile. sigara içmek ve hamilelik temalı bir konuşma yapıyorduk. ben de -huyum kurusun- heyecanlı heyecanlı bi şeyler anlattım, hamilelik tecrübesi olan insanlara konuşma fırsatı vermiyorum. gene çok bilmişliğim üstümde. bunu da fark edince bi durdum ve "bana da n'oluyosa zaten çocuk yapmayı da düşünmüyorum ki içeyim ben sigara" dedim.

sonra arkadaşım, canım arkadaşım ve yöneticim aynı zamanda ve biliyorum ki beni erkek kardeşine yapmaya çalışıyor, inceden öyle bir çaba içimde, dedi ki: "sus kız, öyle deme. hiç belli olmaz o işler."

bu tür tartışmalardan sağ çıkan görülmemiştir, insanlar öfkeleniyor, "çocuk istemeyen bir kadın" görmeye tahammülleri yok. ben de uzatmamak adına "hehe haklısın" filan diye geveledim. ama sonra gece kan ter içinde "hayır, aman tanrım benim çocuğum olamaz, istemiyorum ki, nasıl olur" filan diye uyandım. baya tişört değiştirmem gerekti o kadar terlemiş ve korkmuştum. üstünden hayli zaman geçti ama ilk değildi bu. daha önce de çocuk, evlilik filan gibi temaları olan rüyalar görüp korku ve ter içinde uyanmışlığım var.

ilk mevzuya dönüyorum. o arkadaşım ve ben, iki geveze ötesi insan, ay konuş konuş bitiremedik. iki mekan değiştirdik. gece saat 2 filan oldu. bu insanın o saatten sonra şehir dışına çıkması ve 3-4 saat araba kullanması gerekiyor. yapamadım. dedim ki "sen bu akşam bana gel işin yoksa yarın dönersin." o da kabul etti. ama şöyle de bi durum var, bizim aramızda da tuhaf bir gerilim var, arkadaş arkadaş değiliz, o lanet kuku-pipi gerilimi var. bi farklılık var yani.

neyse eve geldik. ben bu arkadaşıma oturma odasında yatacak bir yer hazırladım. kendim de gidip yattım. koridora kapatılan kediler her ne kadar huzur vermedilerse de ben de uyuyamadım. bölük pörçük, kısa kısa rüyalarımın teması onunla sevgili olmak istemediğim, şehirler arası gidilip gelinen bir ilişki istemediğim, sevgili istemediğim, ilişki istemediğim filan yönündeydi. ay felaket stresli bi gece geçirdim.

özetle. çocuk ve evlilik fobilerinden sonra sanırım ilişki fobisi de geliştirmişim. yalnızlığın o huzur dolu keyfine ve özgürlüğüne fena halde kaptırdım kendimi galiba. sanırım ben böyle çok iyiyim.

ps: bu arada 2 yıldır kimseyle yatmadığım ve aynı zamanda ilişki de istemediğim için ciddi ciddi fuckbuddy olayına filan mı girsem diye düşünmeye başladım. o.O

sevgiler
jk






Eylül 08, 2016

kadınların bitmeyen güzellik kaygısı ve hayaller

banksy..

evet sanıyorum özellikle türkiye'de birbirinden nefret eden iki kadını bile iki dakika sonra olanca duygu yoğunluğuyla buluşturabilecek tek şey. baldırlardaki selülit, popodaki çatlaklar, memelerin sarkması, kilo verme, saç kalitesinin azalması vs vs.

şaka bir yana kötü ve stresli çalışma koşullarına bir de kötü ulaşım araçları/sistemi eklenince İstanbul'da çalışan, yalnız yaşayan bir kadın için formunu korumak, spor yapmak, genç ve güzel kalmak imkansız gibi bir şey. aynı yaştaki bir norveçliyle türk'ün dış görünüşleri kıyaslandığında türklerin ekseriyetle yaşlı/olduğundan daha büyük görünmesinin bir nedeni var. kötü hayat kalitesi.

şimdi bir kadın gazeteci arkadaşımla konuşuyordum, ayak parmağımdaki kemik çıkıntı yapmaya başladı filan diye. O da bana varislerinden söz etti. İkimiz de 30 yaş sınırındayız, olmadık henüz. o bir yıl otelde çalışırken ayakta dikilmekten varis olduğunu söyledi ben de yaklaşık iki yıl iş-ev arası gidiş dönüş toplam 4 saat süren yolumdan ve tabii ki metrobüsten söz ettim. iş seçerken metrobüse binmek zorunda olup olmadığımı göz önünde bulunduruyorum, o kadar nefretlik bir şey benim için hem de ilk günden beri.

bu kadar goygoydan sonra çözüm mü ne? o araba almak gerektiğine inanıyor bense normal kaliteli bir toplu taşıması olan, fiyatların, kira-kazanç dengesinin makul olduğu başka bir ülkede hayat hayalimden söz ettim ve bitti. arada biraz küfretmiş de olabiliriz.

sevgiler
jk

ps: bazen düşünüyorum, acaba 30 yaş gerçekten hayallerinin peşinden koşmaya çalışmak ya da hayatında radikal değişiklikler yapmayı düşünmek için çok mu geç diye? en azından öyle olmadığına inanmak istiyorum. hiç değilse bir süre daha.


Eylül 01, 2016

ay resmen sonbahar


bu gece ayaklarım üşüdü. bu iyiye alamet. kurtlandık sıcaktan. ne pis bi yazdı. diğer yandan da eylül benim için hep yılın sonuna geldiğimizin habercisi.. şöyle bir dönüp bakınca garip bir yıldı. ne yaptım, ne işe yaradım, ortaya ne koyabildim, ne ürettim, ne kazandım, kendim için ne yaptım, en ufak bir fikrim yok. bazen ömrüm hep böyle geçicek galiba diye çok kederleniyorum. çünkü geriye dönüp baktığımda böylelikle geçen o kadar çok zamanım oldu ki.

neyse..

sevgiler
jk



Ağustos 19, 2016

mutluluk evde yalnız olmaktır!


en sevdiğim evde şöyle biraz yalnız kalmak.. kedilerin uyuması.. ev arkadaşının gitmesi. mahalledeki çocukların ortalıkta olmaması ve haliyle gürültü yapamıyor olması..

o arada uzun süredir ertelenen işlerin yavaştan yapılması, gerekli maillerin gönderilmesi, yemek için planlar yapmak, to do list'i güncellemek... ders çalışmak filan. oh be. dünya varmış.

sevgiler
jk

ps: işte bu yüzden evlenmek yahut biriyle birlikte yaşamak istemiyorum. konfor alanım daralıyor. sanki bi gün evlensem bile ayrı evlerde yaşamaya devam etmemiz gerekiyormuş gibi hissediyorum.


Ağustos 09, 2016

nesli tükenmeye mahkum biraz gelişmiş primatın hikayesi

mesela biz de böyle uncomplicated olsak, hayat bayram olsa! 

son bi şans (tabii ki kendime)..

bi mesaj gönderdim bugün ona. "biz projeden çekildik, bilmeni isterim. seni tanıdığıma gerçekten memnun oldum. sonrası için bol şans. sevgiler jk" diyerekten. tabii göndermeden önce o kadar düşündüm ve kararsızlıklar yaşadım ki "canını alıcaz ve bu konu sonsuza dek kapanacak" deseler daha kolay karar verirdim eminim. hemen akabinde bir yanıt aldım, "hi. nice to hear from you" diye. sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. anlam da veremedim. madem nice to hear from me, e bi nasılsın, her şey yolunda mı, filan de bari daha fazlasını duymak için, diye düşünüp hiçbir şey yazmamaya karar verdim. ama kızların ısrarına dayanamayarak bi tane gülücük gönderdim sonra. hâlâ çok anlamsız buluyorum ama anlattığım iki kişi de "e bi gülücük gönder bari" deyince mecbur gönderdim. anladığım kadarıyla gelişmiş primatlar çiftleşme öncesi böyle kur yapıyor birbirine.

neyse dağıtmayayım. o da bana whatsapp'ın kendi smiley'lerinden değil de handmade ve burnu olan old fashion bi gülücük gönderdi. sözün bittiği yerdeyim!

hayır "bütün bu çabam"a rağmen, kızlar gene beni duygusuz, soğuk, odun ilan etti. "içinde fırtınalar kopuyor ama adama best yaz, yallah", "burnun yere düşse almıyosun, istiyorsan biraz da çabalıcan", "madem proje bitti, neden bu resmiyet" diye azarlandım üstelik.

yok, "indir o kuyruğunu biraz"lar mı duymadım, "sen de hemen atara atar, gidere gider azıcık yumuşak başlı ol"lar mı! (bu context'te bunu zaten neden duydum cidden bilmiyorum.) "senin bu yolun anca yalnızlığa gider"ler mi!

ne diyeyim şimdi ben elin evli olup olmadığını bile bilmediğim adamına? saçma sapan bi memlekette yaşamasak ben bu adam evli mi değil mi, benimle gerçekten ilgileniyor mu vs gibi bir enformasyona süreç içinde zaten kendiliğinden ulaşırdım. birkaç kez daha görürdüm. belki o heyecan dolu gerginlik azalırdı süreç içinde birlikte çalıştıkça ve sonunda eğer medeni hali uygunsa ve benimle gerçekten ilgileniyorsa aramızda en azından bi yakınlaşma olurdu.

gerçekten bu kadar kalbimi çarptıran biri en son lise aşkım hasan'dı. ondan sonra da tamam sevdim, aşık oldum falan ama ilk görüşte bu kadar tutulup görünce panik olduğum biri hiç olmamıştı. normalde çok cool ve rahatımdır, tamam ilk adım yüzde 90 benden gelmez ama karşımdaki aptal değilse yürüyebileceğini yürümesi için uygun zamanın geldiğini anlar yani.

oysa şimdi böyle kaldım göt gibi. hem tek atımlık barutum da boşa gitti, bütün azarları da ben işittim.

oh herkes bana vursun.
gel gel sen de vur.
jk


Ağustos 07, 2016

the most beautiful lovers on the earth: brits


blogda eski yazılarım arasında dolaşırken ronan keating diye bi brit şarkıcıyla ilgili yazdığım postuma denk geldim. son birkaç yıldır iyiden iyiye dikkatimi çeken bir şeydi bu; beni derinden etkileyen müzisyenlerin ekseriyetle brit olması.. lakin britanyalı müzisyenlerle olan bağımın bu kadar eskiye gittiğinin de farkında değildim. 

örnekse bir amy winehouse, bir paolo nutini (yarı brit), hozier, adele, sam smith, indiana, john newman, john keating, jim sturgess, ed sheeran, tom odell, ellie goulding, florence welch.. bi çırpıda aklıma gelenler bunlar. mp3 player'ımdaki güncel playlist'im ekseriyetle birleşik krallık'tan şarkıcı ve söz yazarlarıyla dolu..

daha sting, mick jagger, morrisey, john lennon, elton john gibi kült isimlere hiç girmiyorum. velhasılı.. o şarkıların sözlerine bakınca dünyanın en güzel aşık olan insanları ingilizler olsa gerek, diyorum. 

oha! daha da geri gidiyorum james blunt var mesela. deli gibi binlerce kez dinlemiştim aynı albümü ve tüm şarkı sözlerini ezbere biliyordum. ev arkadaşlarım tiksinmişti heriften. 

evet evet! kesinlikle dünyanın en güzel aşıkları ingilizler olmalı.

ps: tabii ki bu saydığım şarkıcıların tamamı bende derin izler bırakmadı ama son yıllarda derin izler bırakan şarkıcıların hepsi bu listede.. ve hemen hepsini çok uzun yıllar saplantılı bir şekilde sürekli dinledim. 

sevgiler
jk


Ağustos 06, 2016

tahammül edemediğim insanlar vol 1

domuz gibi yiyip sürekli kilosundan şikayet edenler.. sözüm size!

sürekli diyet yapması gerektiğini söyleyen, sürekli kilo vermekten söz edenler.. bu profil aynı zamanda ekseriyetle domuz gibi yer ve ekserisinin hipoglisemi, şeker vs gibi bir kronik hastalığı vardır. lakin yemekten hemen sonra ilaç kullandıklarını bildiğim gerçek şeker hastaları gibi ne insülin iğnesi olurken ne de ilaç alırken görebilirsiniz bu tipleri.

bende yeni yeni zuhur etmeye başlayan durumsa nezaketin yerini tahammülsüzlüğün ve kabalığın alması.. artık bana sadece bir bilemedin iki kere "diyet yapmam gerek", "kilo aldım", "kilo vermem gerek" falan gibi şeyler söyleyebilir bi insan. ilk ikisinde değilse bile üçüncü ya da dördüncü sefer kesin can sıkıcı bir şey söylüyorum.

nihayetinde bana ne abi! ya iradeli ol ve nefsini terbiye et ya da kes sesini, benim zamanıma ve beynime yakınarak tecavüz etme. ben seni 3-4 kilo fazlan olsa da alim fit olsan da şişko olsan da severim. sen kendini sevemiyorsan bunda benim suçum ne bana bu işkenceyi reva görüyorsun? di mi ama!

he değiştirmek için bir şeyler yapıyorsan ve zaman alıyorsa bu değişim süreci eyvallah, canımı ye. her türlü desteğe hazırım (gene de çok abartma ama cınıms) lakin bir şey yapmadan zır zır söylenip duruyorsan uza.. çok pis laf ederim sana. okka!

sevgiler
jk

Ağustos 05, 2016

seni yeneceğim istanbul ya da BOP eş başkanı olma hayalleri..

türkiye ve türk insanı (temsili)

artık görüşmediğim çocukluk arkadaşım, klasik bir şark insanı olarak "seni yeneceem istanbul" diye gelmişti. tabii ki yenemedi. yani gidişini yenilmek olarak yorumluyorum. bir şehri yenmek nedir, onu ben henüz anlayabilmiş değilim zaten. ne olunca sen yenmiş sayılırsın, bilmiyorum.

her neyse bir yıl gibi bir sürenin akabinde istanbul'dan taşınma planlarını anlatırken de "büyük şehirde küçük balık olacağıma, küçük şehirde büyük balık olurum" demişti. istanbul'da yaşamamak için belki bir milyon tane neden sayarım bir çırpıda ama şu -ondan duymasam- ömrümün sonuna kadar aklıma gelmeyecek bir "neden". bence mantık hatası. az gelişmişlik yahut düz hissiyatımı söyleyeyim köylülük.

mesela aynı mantık hatasını türkiye'nin uluslararası siyasetinde de görmek mümkün. erdoğan da türkiye'nin batı'yla, avrupa'yla ilişkilerini bu mantık hatasıyla bozdu. ab içinde sesi merkel kadar güçlü çıkmayacak bir pozisyon ve "o pozisyon için o kadar emek vermek" erdoğan'ın şark kafasına uymadı, onun yerine sesinin çok gür çıkacağını sandığı bir coğrafyaya yöneldi. komplesi çok büyük amerikan hayranı olan ve bağırarak konuşmalarıyla nam salmış ortadoğu'ya. az biraz batılı gibi görünmesi tüm arap coğrafyasını ona hayran bırakır sandı, BOP eşbaşkanlığı filan gibi hayallere kaptırdı kendini.

bunlar türk insanının köylülüğünden oluyor. kendini o kadar ezik hissediyor ki bütün dünya önünde hazır ola geçse, el pençe divan dursa kaç yazar. adam yerde oturup maaile aynı bakır kaptan yemek kaşıkladığı günleri unutamıyor. o günlerle barışamıyor. ona bakan herkesin ilk gördüğü şeyin o bakır kap olduğunu sanıyor.

neyse.. uzatmayayım.

ruşen çakır'ın diken'e verdiği söyleşide batı'nın erdoğan'a sahip çıkmayışıyla ilgili sözlerini okurken birden aklıma bunlar geldi. yazmak istedim.

sevgiler
jk

Ağustos 04, 2016

game over


ne boktan ülke. insan ağız tadıyla aşık bile olamıyor. onu son gördüğüm gün darbe kalkışması oldu mesela. yaklaşık iki hafta kendime gelemedim, yatağın içinden çıkamadım, yemekten içmekten kesildim. boğazımda bir düğüm günlerce öyle dolaştım. ağlayamadım. geçtiğimiz 2015 10 Ekim'inden beri ilk kez ağlıyorum.

artık onu görme ihtimalim kalmadı. haftasonu çıkan kriz büyüdü, biz çekildik projeden.

platonik aşık olmaya bile hakkım yokmuş gibi. çok incinmiş hissediyorum.

bitti.
jk

ps: martini kadehimin içine düşen küçük meyve sineği, seni asla affetmeyeceğim.


Ağustos 03, 2016

test zamanı!


şimdi aşık oldum ya ben.. ilk görüşte aşk. adamı görünce elim ayağım çözülüyor. kalbim yerinden çıkacakmış gibi oluyor filan hani. şüphesiz yazın etkisi de var ama onu -neredeyse hiç tanımıyorum gibi bir şey- test etmek istiyorum, "aradığım adam"a ne kadar yakın olduğuna ilişkin.

zaten uzun bir listeydi o, şimdi araya yorumlar da katıcam iyice uzun olucak, sırf eğlenmek için yaptığım bir aktivite olarak sıkılınca bırakmanı tavsiye ediyorum sevgili okur :) sondaki şarkıyı dinleyin ama güzel bi arctic monkeys yorumu..

ps: yazalı baya olmuştu ama artık görme ihtimalim bile kalmamışken yayınlayayım gitsin, diye düşündüm.

  1. her şeyden önce "heves", "aşk" ve "sevgi" arasındaki farkı bilmeli. tez canlı olmamalı, hangi hamleyi ne zaman yapması gerektiğini bilmeli.  bilmiyorum ama çapkın birine benziyor. yani adamın tartışma götürmez bir yakışıklılığı var. bütün kadın arkadaşlarım taş gibi olduğu konusunda hemfikir. ve biraz da aceleci gibi sanki, o zamansız edilen iltifatları düşününce.
  2. aceleci olmamalı ama -afedersiniz- kıçımızdaki kıllar ağarana kadar beklememeli. timing önemli. 40'larının başında olduğunu sanıyorum, evli bile olabilir, çok çaresizim.
  3. kendisinin farkında olmalı, kaf dağını yarattığını sanmadığı gibi ezik büzük de olmamalı. nihayetinde hiçbir kadın ayağıyla itip kakabileceği bir adamla olmak istemez. şimdi dürüst olmak lazım, bi ukalalığını görmedim ama dedim ya tanımıyorum. lakin kendine güvendiği de kesin.
  4. boyu en az 180 cm olmalı, en fazla 185 cm. evet, topuklu ayakkabı giyme özgürlüğümü bodur bi adama hibe etmek istemiyorum. aynı zamanda evin içinde bir king kong'la yaşamak da istemiyorum. bu konuda şansım gülmüyor, amerikalı sevgilim de amerikanın en kısa insanı olabilirdi bu da çok kısa. 170 ya var ya yok benden kısa bile olabilir.
  5. şişko ya da zayıf olmamalı. hımbıl ya da çok atletik de olmamalı. kararında, dengeli ve en önemlisi zarif olmalı. yanıma yakıştırmalıyım ama benden daha "iyi" görünmediğinden de emin olmalıyım ;) zira bir ilişkide biri güzel olacaksa o ben olmalıyım pek tabii ki! kesinlikle atletik. göğüs ve kol kaslarından gözlerimi alamadım, dokunmak için deliriyorum.
  6. elleri ve ayakları düzgün, parmakları dar ve uzun olmalı. topukları pembe, tırnakları kısa kesilmiş ve genetik olarak düzgün biçimli. ayakları ayakkabının şeklini bozmamalı, kıstas budur benim için. elleri hayatımda gördüğüm en çirkin eller ve hiç umrumda değil. o saçma sapan elleriyle bana dokunduğunu hayal ettiğim zamanlar çok.
  7. aksesuar olarak saat, gözlük ve dahi kol düğmesi bile takabilir -gerektiğinde-, onun dışında belki küpe, limit:1 (bir) -ama sıcak bakmıyorum. zamanı gelince nişan yüzüğü filan -muhakkak- takmalı tabii. anlam veremediğim şekilde iki tuhaf yüzük var iki elinin yüzük parmaklarında. alyans değil ama çok çirkin o yüzükler. dediğim gibi evli olabilir.
  8. kılık kıyafetine özen göstermeli, net. temiz, pak ve doğru kombinler giymeli. karmanın kusmuğu, aunty k ile tanışmaya adeta bi' homeless gibi gelmişti. hiç çekemem bu yaştan sonra ne öyle adamı ne ailemin dırdırını, olur da tanışırlarsa. komple siyahlar içinde gördüm bugüne kadar hep. ayakkabıları zevksizlik abidesiydi. ama google'da daha iyi hallerini de gördüm. o saçma ayakkabıları bile umrumda değil.
  9. zevkli giyinmeli, yani benim zevkime göre. tabii ki ben giydirmeyeceğim kimseyi, kendiliğinden tarzlarımız birbirine benzemeli. kimseyle uğraşamam, oh düşüncesi bile sıktı. ama giyim kuşamına bir kadın kadar özen de göstermemeli. karşısına çıkan insanları sadece görüntüsüyle etkilemeye, kolay yoldan popülarite yapmaya çalışmamalı. kılık kıyafeti sade. dediğim gibi genelde hep siyah giyiniyor ki bence ok.
  10. sevilen bir insan olmalı ama herkesin sevdiği insanlar bana çok kişiliksiz geliyor, herkesin sevdiği insanlardan da olmamalı. bir popularitesi var ama tanımıyorum, bilemiyorum.
  11. vücudunda hayat çizgisi içinde kendiliğinden doğal sürecinde oluşmuş izler dışında bi şey olmamalı. örnekse; dövme! dövme için çok muhafazakar biri olduğunu sanıyorum. görmediğim yerlerinde varsa bilemem. 
  12. ailesi dindar olabilir lakin kendisi dindar olmamalı, hatta mümkünse inanmamalı! kesinlikle sunni ve dindar olduğundan yüzde bin beş yüz eminim ve hiç mutlu olmadığım bir konu bu.
  13. kitap okumayı -gerçekten- sevmeli ve dahi okumalı da. kitap kurdu olmasına gerek yok. bilmiyorum, okuyorsa bile tarzlarımız çok uzak muhtemelen.
  14. politik olmalı ve anlamalı. kriter siyasetle politika arasındaki farkı tanımlayabilmesinden geçiyor. kafası çalışan biri olduğunu sanıyorum ama politik duruşlarımızın taban tabana zıt olduğunu tahmin ediyorum.
  15. ayakları yere sağlam basmalı. aptal puma olmamalı. olmuş zaten olacağını yani, puması muması kalmamış.
  16. benden daha iyi kazanmalı. bir eve bir tane idealist insan yeter nihayetinde. celebrity diyorum, ne diyeyim.
  17. en az benim kadar iyi bir eğitim almış olmalı. daha iyi bile olabilir.
  18. düzgün türkçe konuşmalı, aksansız ve anlamlı. ikinci bir dili iyi/çok iyi bilmeli, hatta gönül ister ki "native speaker" olsun bi ingilizce'de ama kısmet tabii bu işler. türkçesi "ben türk yemekleri sevmek" seviyesinde. birkaç şey ezberlemiş onları söylüyor lakin anladım ki yeterince sarışın değilsen o şebeklikler gerçekten tatlı değil de nasıl desem maymun oluyormuş, güldürmedi yani, soğuk soğuk tebessüm ettim. ama ingilizce konuşmaya başlarsa beyin orgazmı. (haha ajda pekkan gibi oldum.)
  19. güzel kokmalı, parfüm şişesine düşmüş gibi değil tabii. kararında. kokusunu almadım, en azından bilinç düzeyinde. ;)
  20. eğlenceli olmalı (eğlenceyi aksiyonda aramamalı), gülmeli, kendi kendine yetebilmeli, sakin ve daha da önemlisi "stabil" bi insan olmalı. bir eve bir sinirli insan yeter zira. duygusal değişimleri benden hızlı bi adam tanıdım hatta birkaç adam tanıdım. kafi, daha fazla tanımak istemiyorum. hiç bir fikrim yok.
  21. çirkin olmamalı lakin çok yakışıklı, beybi feys filan da olmamalı. suratında -yeri geldiğinde- benimkinden daha keskin bir ifade görebilmeliyim. yakışıklı ve erkeksi, allam tam bana göre. ve gören bütünkadınların aynı şeyi hissettiğinden yüzde bin beş yüz eminim.
  22. köye gittiğimizde -sevmem gerçi hiç doğa, köy insanı filan değilim- yer sofrasına, hilton'a gittiğimizde de hilton'un sofrasına oturabilmeli. kıstas adab-ı muaşerete uygun, döküp saçmadan, acele etmeden, saçmalamadan, o habitatın bir parçası olarak(!) "önüne konanı" yiyebilmesi. ve evet, kafalardaki soru işaretlerine yanıt; ben yapabiliyorum. hayatında gördüğü tek köyün charles dickens ya da jane austen romanlarında geçen bazı tatlı günümüz ingiliz kasabaları olduğunu saniyorum. 
  23. spor yapmalı, hobi olarak. fit olmak, götü başı koyvermemek için. ne yapar, bilmiyorum. ama kas torbası filan tabii ki olmamalı. outdoor sporlara merakı varsa beni zorlamamalı, ben sevmem ve her şeyi birlikte yapıcaz, diye bi kaide de yok sonuçta. spor yaptığı kesin, ne yapıyor bilemem ama o göğüs kasları başka türlü olmaz.
  24. bana karışmamalı. ne giydiğime, nerede kiminle olduğuma, ne yaptığıma... ara sıra fikrini söyleyebilir, kıskançlık emarelerini tolere edebilirim ama kontrolünü asla kaybetmemeli. kesinlikle karışma potansiyeli yüksek bi insan olduğunu düşünüyorum, dindar bi kere.
  25. güven vermeli ve güven duymalı, hem insanlara hem bana. insanlara zaman zaman sonucunu öngörebilmesine karşın yine de "o" şansı verebilmeli. tabii aynı zamanda kendine de. bilemiciim.
  26. karşısındaki insanların zekasını küçümsemeyecek kadar zeki bir insan olmalı. umarım anlaşılabilmişimdir. bilemiciiim başka bi nokta daha.
  27. kıl... saçları dökülmek yerine kırlaşsa daha iyi tabii. bir de kollarının dirsekten alt kısmında, göğsünde -omuzlara sırta taşmadan- kıl bi miktar olmalı. evet. saçları ne beyaz ne dökük, çok güzel saçları var. hafif uzun. en sevdiğim.
  28. vücut temizliği konusunda hassas olmalı. günlük duş, diş fırçalama, diş ipi kullanımı tamam olmalı. saçına belki çok çok az jöle sürebilir, after shave filan kullansın. hatta -tamam izin veriyorum- ara sıra benim nemlendiricilerimden bile aşırabilir. dişleri porselen, hoşlanmadığım başka bi şey. mesela öpüşüyorsunuz ve dudaklarınızı ısırdı, etiniz bi yere sıkışmış gibi oluyor. ama umrumda mı? hayır tabii ki. saçlarına jöle sürüyor evet. kirli sakal iyi duruyor ki o da pek hazzettiğim bi şey değildir aslında.
  29. biliyorum, hepimiz bir yaşa gelene kadar duygusal anlamda birer enkaza dönüşüyoruz. ama hepimiz "biri" -kim olduğunun önemi yok- tarafından kırıldık ve artık yolumuza devam etmek zorundayız. bu bilince sahip olmalı. serseriliklerine bahane olarak üniversite hayatını yiyen kızı ya da eski karısını göstermemeli. hemen soğuyorum böyle insanlardan. öah, ergen misiniz be! bilemiciim.
  30. temiz olmalı, pasaklı olmamalı, kendi başına yaşıyorsa temiz ve kısmen düzenli bir yaşam alanı olmalı. arada değiştirdiği whatsapp fotolarından görebildiğim kadarıyla cozzy ve ferah bir evi var, benimkinin aksine. evet, evimden çok sıkıldım.
  31. 30-35 aralığında olmalı yaşı. "tek başına" yaşaması -aile ya da arkadaşlarıyla değil- tercih nedenidir. yaş aralığını güncellemek gerek malum ben de olduğum yerde saymıyorum, 30'a 1 kaldı. 35-40 arası iyidir, diye düşünüyorum ama bu 40+ eminim lakin genç görünüyor.
  32. cömert olmalı. savurgan ya da pinti değil, cömert. tutumlu olmayı da bilmesi gerekiyor. birimizin diğerine çeki düzen verebilmesi gerekiyor. hı-hı! cömert biri. bu konuda önemli bir dedikodu duydum. ve açıkçası jestinden çok etkilendim, tatlış.
  33. sosyal medyayı zaman geçirmek, eğlenmek öğrenmek için kullanmalı. sağlıksız kadın erkek ilişkileri yahut sosyal ilişkiler kurmak için değil. internet=kaybedenler kulübü! bence tipik bir ortadoğulu, teknoloji bağımlısı. tamam arap asıllı ingiliz ama dubai'de yaşıyor, kalıcı mı geçici mi bilmiyorum.  
  34. bilgisayar oyunları bağımlısı bir jenerasyonun içindenim, asla. bilmiyorum ama telefonundan gözünü bir saniye ayırmıyor. beni iyice görememiş bile olabilir.
  35. "yeni şeyler denemeden duramıyorum" diyen bir reformist değilse de yeni bir şeyler denemeye açık olmalı "her anlamda" ;) ama çok hassas, kıldan ince kılıçtan keskin dengeleri var yenilik mevzunun, ona göre. bilemiciim.
  36. çocuk sever mi bilmiyorum ama benim kadar irrite olmasın, bi de sağda solda gördüğü çocuklara "temas" etmesin, ellemesin. en bi sinir olduğum şey. gördüğüm bazı videolarda etrafında çocuklar var ve onlara sevgi dolu bakışlarını gördüm. neden bilmiyorum evliyse bile çocuğu olduğunu sanmıyorum.
  37. net olmalı. kırıp dökmeden sevmediği şeyleri de sevdiklerini de söyleyebilmeli. bilmiyorum.
  38. dürüst olmalı, cesur ve sadık da. (olmasın tabii böyle bi şey ama velev ki aldattı, aldattığını itiraf edebilmeli. olacakları göze alabilmeli, eşek gibi özrünü dileyip kendini affettirmeyi -istiyorsa- becermeli.) yani pek sadık birine benzemiyor. tamamen hissiyat, belki fena halde yanılıyorum.
  39. elimi sıkı sıkı tutabilmeli. (fiilen ve mecazen söylüyorum.) tokalaşırken ne kadar sıkı tuttuğunu ve uzun süre bırakmadığını düşünürsek o ayar iyi bence.
  40. kadın erkek ilişkileri konusunda sokak kedileri gibi olmamalı. nasıl ki bi sokak kedisini çok sevip evine alsan da ki o da seni çok sevmiş olabilir. ama o bir sokak kedisi olduğu için bir gün muhakkak kaçacaktır. erkekler ve sokak kedileri değişmez. daha açıklayıcı olmak gerekirse; 'gözü doymuş' adam yoktur, alışmış orospu bir ruha sahip erkekler vardır. bir kadınla birlikte olabilmek için her türlü yalanı söyleyen, kötü birer oyuncu ve çok sıradan erkeklerden istemiyorum. o kadar çoksunuz ki! bi dağılın, gölge etmeyin artık. hiç bilmiyorum. hiç bilemeyeceğim bi nokta.
  41. karşısındaki kadının -yani benim- hislerini önemseyen, seks ihtiyacı ve yatak odası talepleri dahil, hiçbir konuda ısrarcı ve baskıcı olmayan biri olmalı. buna mukabil kendiliğinden bi cinsel çekim olmalı aramızda. biri cinsel çekim mi dedi? aklım başımda değil!
  42. sanatsal aktiviteleri sevmeli, katılmalı. ve sanat konusunda da gelişmiş ve inceltilmiş zevkleri olmalı. bu konuda da kıstas benim sanat zevkim tabii ki. haha :) yönetmen olduğunu düşünürsek sanatsal aktiviteleri baya sevdiğine şüphe yok.
  43. kendini abarta abarta anlatmamalı. abartılı yaşamamalı. anlıyorum evet ve inanmıyorum, çoğu zaman çocukluğuna veriyorum, görmezden geliyorum. (ve inanın bunu tüm kadınlar yapıyor.) kendini hiç anlatmadı bana sordu ve ben de "uluslararası bir bursla bir süre berlin'de çalıştığımı söylediğimde gözleri parladı, bilmiyorum bence edilgen olmayan, özgürlükçü ve hırslı kadınlardan hoşlanan tiplerden. ama eminim sonrasına budamaya çalışacak da bi tip, fazla gelecektir zira. bittecrübe biliyorum.
  44. genel hatlarıyla bakıldığında benim kendi hayatımda da en çok eksikliğini duyduğum ve çabaladığım şey "denge", o da denge gözeten bi insan olmamalı. abartılı davranışlar, abartılı aşklar, abartılı giysiler insanı değilim o da olmamalı. buradan ortalama insan istediğim sonucuna ulaşılmasın ya da koyun, hayır, aksine her şeyde bir imzası olmalı. bana biraz sümüklü bi romantik gibi geldi ama gene kıçımdan aldığım verilere göre.
  45. karizma önemli. definitely!
  46. bir tarzı olmalı ama -ergenlikten kalma bir tarz anlayışı değil, tarz olsun diye değil- sindirmiş olmalı, bütünleşmiş olmalı, sırıtmamalı yaptığı şeyler üstünde. definitely!
  47. kendi işini kendi becerebilmeli ama iki tane yemeği öğrendi, iki gömlek ütüledi diye benim yaptığı işi filan eleştirmeye kalkmamalı, haddini bilmeli. bana ağzını yırttırmamalı! bilemiciim. ama bence hiçbir işini kendi yapmıyor.
  48. çalışkan olmalı, işkolik olmamalı. biraz işkolik olabilme ihtimali üzerinde duruyorum, daha doğrusu bi kendini adama hali. ama ben de işkolik bir insan oldum son bir senedir özellikle. sanırım I can handdle with this.
  49. sevgisini gösterebilmeli ama vıcık vıcık olmamalı. ben çok ilgiden de ilgisizlikten de fena halde sıkılıyorum. denge mühim! vıcık vıcık değil ama bu konuda biraz fazla mı rahat, bi olay var bu noktada, adını koyamadım henüz. sonuçta bir saat önce tanıştığın kadına boynun güzel denmez abi, yuh!
  50. yatakta iyi olmalı. fantezi dünyası geniş olmalı ama beni aşacak kadar geniş olmamalı. örnekse aynı yatağa girecek bir üçüncü kişi filan ağzının ortasına çakmam için yeter sebep olur. ay hayallerimde yatakta muhteşem ama gerçek hayatta bi fikrim yok. lakin bende kıvılcımlar çıkıyor adamı görünce, sırf o elektrik bile yetecektir diye tahmin ediyorum. ama işte bunlar hep kanıtlanması imkansız teoriler. 
  51. beni kıskandırmak için saçma sapan hallere girmemeli. çünkü ben de her insan kadar kıskanırım lakin kontrol altında tutarım. ara ara küçük imalarımdan onu kıskandığımı anlayabilmeli. hiç bilmiyorum ve hiç ilgilenmiyorum şu aşamada.
FİKRİM YOK: 18
OLUMLU: 23
OLUMSUZ: 10

yorumsuz yani.. zaten ilk görüşte aşk da aradığım adamı -birini aradığımı da sanmıyorum artık gerçi ama- bulmak için beklentim değildi, amerikalıyla olduğu gibi arkadaşlıktan ilişkiye dönmesini tercih ederdim herhalde sağlıklı bir kafayla düşünebildiğimde.