Eylül 16, 2015

sonra bi gün biri çıkar gelir ve..


birine değer vermenin ne demek olduğunu öğretir. sen de o güne kadar tüm feministliğine ve "uyanıklığına" rağmen aslında şiddeti nasıl içselleştirdiğini anlarsın. tabii ne kadar haksızlık ettiğini de.. yani kendi ortadoğulu kafanla bir kere daha yüzleşirsin.

çok önyargılı davranıp haksızlık etmişim, en azından bi kısmına. artık bi tür uzun mesafe ilişkisi içinde olduğumdan sanırım, haftada birkaç kez bir saati bulan telefon görüşmeleri yapıyorum. ve az önce bunlardan birinin tam ortasında ali'yle şöyle bir diyalog geçti aramızda.

- tell me your favorite books. I'm gonna order from amazon.
- my favorite books.. why?
- because I want to get your way of thinking, way of life.
- oh really!

birine ya da birkaçına bakıp hepsinin böyle olduğunu söyleyemem tabii ama -evet genelleme yapmayı seviyorum, napiim- genel olarak işe yaramaz tipler olduklarını düşünüyordum. nihayetinde amerika da dünyanın en eşitlikçi ülkesi filan değil ve hayatımın kayda değer bir kısmında amerikan karşıtıydım. üstelik muhafazakarlar ve kadınları objeleştirmeye bayılıyorlar bi yandan da. ortalama bir amerikan erkeği bi jerk'tü benim için.

oysa bunu söyleyen bir adam için ne düşünebilirsin ki! aynı şeyi düşünmeye devam edemezsin şüphesiz. ara ara beni çoook şaşırtacak ve gerçekten utandıracak şeyler söylüyor. ve bunlar "çok öylesin, çok böylesin" filan gibi klişe iltifatlar filan değil. hatta iltifat değil.

mesela geçenlerde "i was so exciting" dedim. halbuki niyetim "excited" demekti. sonra -birbirimizin hatalarını düzeltiyoruz evet ve bundan hiç rahatsız da olmuyor bilakis böyle olmasını özellikle istiyoruz- "yeah you can be very exciting sometime but I'm not sure you meant it. I think you were excited" diyerek tatlı bi iltifat yolladı oralardan.

mesela geçtiğimiz haftalarda bir erkek arkadaşımın birkaç günlüğüne gidecek yeri olmadığı için bende kalması gerekiyordu. ama ali de yakın bir zamanda chicago'ya dönecekti ve biz birlikte evde zaman geçirmeyi planlıyorduk. sadece "arkadaşım bende kalıcak, o da bize katılacak. sence bir sakıncası var mı," diye sordum. dehşete kapıldı dersem abartmış olmam sanırım. ertesi sabah saat 11 sularında konuşup öğleden sonrası için plan yapacaktık. ama o sabah 11'de gelmesini söylediğimi sanıp 11'de çıkıp geldi.

ben, geldiğinde yeni uyanmıştım ve yüzümü bile yıkamamıştım. saçlarımı tepeden öylesine toplamıştım ki her bir teli ayrı yönlere bakıyordu ve yüzüm gözüm şişmişti ve akşamdan kalmaydım. karşısında beni o halde gördüğünde inanılmaz güzel bir gülümseme yayıldı suratına. sanki beni o halde gördüğüne mutlu olmuş gibiydi. evet, makyaj yapan bir insan olduğum söylenemez, bir pudra, bir rimel ve şeffaf bir nemlendirici lipstick'ten ibaret tüm makyaj çantam ama o halde de görmesini istemezdim sanırım.

bu ali ya da başkası olabilir, fark etmez. ama insanın hayatında biri olacaksa onu sürekli eleştirecek, hastalıklı egosuna mastürbasyon yapacak biri değil, sabah yataktan yeni kalkmış yüzü gözü şişmiş halde görünce de mutlu olacak biri olmalı sanırım.

bilmiyorum alfonso beni görünüşümle ilgili gerçekten sıkıntıya sokmuştu. mesela saçlarımdaki beyazların sorumlusunun o olduğuna inanıyorum hâlâ. şimdi bakınca ne kadar problemli ve kötü kalpli bir insan olduğunu çok net görebiliyorum.

ve bugüne kadar hayatıma giren hiç kimsenin bana aslında değer vermediğini düşünüyorum. karşısındakine değer veren birinin nasıl davrandığının canlı kanıtı gibi ali benim için. ve üstelik hâlâ onun için tam olarak ne hissettiğimi bilmiyorum. ama bildiğim bir şey varsa tanıdığım en düzgün insanlardan biri.. ve ilk üçte kesinlikle türkler yok.

neyse öyle işte..

sevgiler
jk


vee.. ne olup bittiğini anlayamadan yaz biter


fuck the borders..

öyle olmasa şaşardım zaten.

bu ülke gerçekten ideal katili.. bir adım atmadan önce bütün detayları ince ince düşünüyorum, yani düşündüğümü sanıyorum ve sonunda şöyle bir şey oluyor. hiç aklıma gelmeyen, "yok artık o kadar da 3. dünya ülkesi değiliz" dediğim bir şey oluyor. kesin oluyor ama. çocukluğumdan beri irili ufaklı pek çok durumda denedim bunu. hatta bu benimle evren arasında küçük bir oyun gibi çoğu zaman ve bir kere bile kazandığımı hatırlamıyorum. gerçekten 4-5 yaşından beri oynadığım bir oyun bu "bütün olasılıkları hesaplama oyunu".. ama daima hesaplayamadığım bir olasılık oluyor ve başıma gelen de o oluyor.

mesela vize başvurumda.. aklımın ucundan geçmeyen saçma sapan şeyler oldu. eksik evrakla başvurmak zorunda kaldım ve tam 4 defa vize ofisine tekrar çağırıldım, halbuki bunu yaşamamı gerektirecek benden kaynaklanan hiçbir ihmal yoktu.

son zamanlarda hayatımda yine bir çok değişiklik oldu. hesapta olmayan birçok problem çıktı. gerçekten kurşun döktürmem gerektiğini düşünüyor arkadaşlarım. üstümdeki kötü enerjiyi alacağına inanıyorlar.

o amerikalı akademisyen arkadaşımla (ali diyelim ona bundan sonra) bu "aramızdaki şey"e devam etmeye karar verdik. chicago'ya döndü ve aramızdaki 7 saatlik zaman farkı yüzünden biraz iletişim problemi yaşıyoruz ama ortalama 2-3 günde bir telefonla konuşuyoruz. ve genelde o yatmadan hemen önce sabah saat 6 sularında ben uyanmış oluyorum o bana günaydın ben ona iyi geceler dileyerek güne başlıyoruz/günü bitiriyoruz. skyscanner'da bir fiyat alarmı oluşturdum, eğer bi fırsatım olursa bu yıl sömestr tatilinde yanına gidebilirim. bu arada gitmeden önce söyledikleri benim için gerçekten çok değerliydi. çünkü her zaman benim hislerimden emin olmadığımın çok farkında olarak hareket etti: "sen harikasın! let me continue to speak english, I was ready for that but I cant do that. if you want to keep "doing that" with me, just let me know. you dont have to "do that" so you just dont have to say nothing. you are not gonna hurt my feelings. I like you and I dont know when and how we will see each other again but I really care you and I will do my best. as I said so, if you really want to do that, just let me know. if you dont, let it go, you dont have to do anything." ve tabii ki hiçbir şey diyemedim. dönüp yüzüne de bakamadım. garipti. eve döndükten sonra ona mesaj gönderdim: "I think I'm gonna miss you. and yes, I absolutely want to keep doing this." sonra da şöyle bir mesaj aldım: "I'm going to miss you too, but it sounds like the distance between us won't keep us from being a part of each other's life."

özellikle son dönemde birbirimizi görmek için zaman yaratmak konusunda inanılmaz çaba içindeydik. hiçbir şey yapamazsak akşam iş çıkışı, o da kütüphaneden çıkıyordu ve bir şeyler atıştırıyorduk. gittikten sonra aslında biraz boşluğa düştüğümü söylemeliyim.

bana iranlı ingilizce öğretmeni bir ev arkadaşı geldi ki sürekli ingilizce konuşmak zorundayım ve bu sanırım iyi ama biraz da sıkıcı.

hâlâ çözümleyemediğim bazı finansal problemler var, almanya sonrası için. umarım onları bi şekilde çözmenin yolunu bulurum çünkü bu kış gerçekten full time çalışmak istemiyorum. tamamlamak istediğim yarım kalan işlerim var. ve umarım çözmenin ve planlarımı hayata geçirmenin bir yolunu bulurum.

ev buldum. yani almanya'da kalacak yer buldum. müzik üzerine phd yapan 30'larında bir alman'ın evinde kalacağım. umarım iyi biridir. daha grandma g'ye de söylemedim ve muhtemelen host'umun erkek olduğunu öğrendiğinde biraz huzursuz olacak. aslında belki de hiç söylememeliyim, bilmiyorum. bu arada bu durumdan ali'nin de hoşlandığını pek sanmıyorum ama tamamen sessiz kalmayı ve bambaşka bir konuya odaklanmayı tercih etti.

ah! son olarak bir oslo planım vardı, hayata geçirmek istediğim. white nights'ı görmek istiyordum ama birkaç gün önce beni şok eden bir şey öğrendim. o artık sınır tanımayan bir sağlık çalışanı olarak afrika'nın en güneyinde namibia diye bir ülkeye yerleşmiş. buna hem üzüldüm hem heyecanlandım. dünyanın en pahalı ülkesine sırf onu görebilmek için gitmeyi göze almıştım ve o artık oslo'da değil. diğer yandan onun yapabildiklerini görmek beni heyecanlandırıyor ve bende harekete geçme dürtüsü uyandırıyor. keşke türkiye'de de plan yapmak ve onu hayata geçirmek sadece insanın planlarına sebat etmesine bağlı olsa.

sevgiler
jk


ps: evet, one direction'ı seviyorum. hatta justin bieber'la da hiçbir problemim yok. ne var!?

Eylül 02, 2015

I cant even imagine!


bugün sonbaharda aralarına katılacağım ekiple tanıştım skype'ta. çoooooook tatlı insanlar. sadece birkaç aylığına bile olsa orada çocukluk hayalim olan işi yapacağımı öğrendim. acayip afili bir gazeteci, genel yayın yönetmenim olacak oraya gittiğimde. üstelik türkiye'de hayalini bile kuramayacağım bi teklif getirdi bana, ekrana çıkmayı önerdi. burada sadece "çok güzel" kadınlar ekranı hedefler. onlar da bar çıkışı paparazzilere yakalanacakları günlerin özlemiyle bir basamak olarak görürler o işi genelde. 20'lerin başında saçma sapan spikerlik kurslarına dünyaları ödeme gücü olan, ama işte iyi bir diksiyonun yanında iyi cümleler kurabilecek kadar kafası çalışan tipler olmaz onlar genelde. zaten ekseriyetle birilerinin akrabaları filan olurlar. yani entelektüel emeğiyle gerçekten sahada olmaktan keyif aldığı, önce kendi merak ettiği için filan çalışan insanlar ekran hedeflemez. böyle söylüyorum diye hayalim hep ekran önünde olmakmış da fırsat bulamamışım sanılmasın. çünkü ben oradaki içeriğe tavım zaten. becerebileceğimi bile sanmıyorum ama denerim, ne kaybederim ki! endişelerimi sevgili geçici amerikalı gyy'me de anlattım. çok ama çok tatlıydı. biz her şekilde yardımcı oluruz, hiç önemi yok, dedi. ama bunun senin için çok eşsiz ve iyi bir fırsat olacağına inanıyorum, filan dedi. allaaam türkçe anons çekmeyi bilmeyen insanım, bi de ingilizcesini nasıl yapıcam diye düşünürken, ister türkçe konuş ister ingilizce, her şekilde almanca altyazıya ihtiyacın olacak, dedi. :)

skype'ı kapattıktan sonra acayip hüzünlendim gözlerim doldu. kilometrelerce ötede, oraya kilometrelerce öteden gelmiş bir adam benim hayatımda olumlu bir etki yaratmaya çalışıyor ve bu konuda çok samimi. buradaysa insanlar işinde iyi de olsan kötü de sürekli üstüne basmaya çalışıyor. (bak yine ağlıcam) baya dünyada namı yürüyen bi insan ve ben oraya gidiyorum, oradaki türklerle onlar arasında bir iletişim kurma fırsatı olabilirim, diye baya heyecanlı. kompleksten, artizlikten eser yok. kaç yaşında adam, elinde cep telefonuyla bütün ofisi gezdi, herkesi tanıttı bana. espriler havada uçuştu filan.

oraya gidip dönmek istememekten çok korkuyorum. çünkü skype'ı kapattığımda gözlerimde titreşen iki damla vardı. korkuyorum. son anda bi şey olucak ve bozulucak diye resmen korkuyorum. ya da yanılıcam diye çok korkuyorum. çünkü ne zaman beni heyecanlandıracak bi şey bulsam akabinde süratle kaybediyorum.

neyse..

evrene pozitif mesajlar gönderiyorum. umarım en azından orada bir şeyler yolunda gider. çünkü ben artık iyiden iyiye kendime olan güvenimi yitirdim. heyecanımı da yitirdim. bi şeyleri başarabildiğimi hatırlamaya ihtiyacım var. hem de çok!

sevgiler
jk

ps: bu arada sadece gündem bile sağlıklı bir insanı sinsice depresyona sokmaya yetebilirken hâlâ nasıl oluyor da sabah kalkıp karınca gibi o metrobüslere doluşup 1.5 saat yol çekip işlerimize filan gidebiliyoruz ve hâlâ nasıl metrobüste insanlar çekip birbirini vurmuyor, bi şekilde sükunetini koruyor, bilmiyorum. ben baya etkileniyorum olup bitenden ve haberleri izledikten sonra tansiyonum düşüyor, kalp atışlarım bozuluyor. yer ayaklarımın altından kaymaya başlıyor. mübalağa ettiğimi düşünüyorsunuz belki ama cidden evde koltuktan kalkıp banyoya giderken bi gün düşüp bayılacağım. kendi yüklerim de yeterince ağır olduğu için fiziksel tepkiler vermeye başladım. mesela gün içinde izlediklerimi gece rüyamda görüyorum gece 3'te yattıktan 2-3 saat sonra kalkıp tekrar uyuyamamak gibi, olup biteni dert ediniyorum. haberleri takip etmekten kaçıyorum artık.