Eylül 16, 2015

sonra bi gün biri çıkar gelir ve..


birine değer vermenin ne demek olduğunu öğretir. sen de o güne kadar tüm feministliğine ve "uyanıklığına" rağmen aslında şiddeti nasıl içselleştirdiğini anlarsın. tabii ne kadar haksızlık ettiğini de.. yani kendi ortadoğulu kafanla bir kere daha yüzleşirsin.

çok önyargılı davranıp haksızlık etmişim, en azından bi kısmına. artık bi tür uzun mesafe ilişkisi içinde olduğumdan sanırım, haftada birkaç kez bir saati bulan telefon görüşmeleri yapıyorum. ve az önce bunlardan birinin tam ortasında ali'yle şöyle bir diyalog geçti aramızda.

- tell me your favorite books. I'm gonna order from amazon.
- my favorite books.. why?
- because I want to get your way of thinking, way of life.
- oh really!

birine ya da birkaçına bakıp hepsinin böyle olduğunu söyleyemem tabii ama -evet genelleme yapmayı seviyorum, napiim- genel olarak işe yaramaz tipler olduklarını düşünüyordum. nihayetinde amerika da dünyanın en eşitlikçi ülkesi filan değil ve hayatımın kayda değer bir kısmında amerikan karşıtıydım. üstelik muhafazakarlar ve kadınları objeleştirmeye bayılıyorlar bi yandan da. ortalama bir amerikan erkeği bi jerk'tü benim için.

oysa bunu söyleyen bir adam için ne düşünebilirsin ki! aynı şeyi düşünmeye devam edemezsin şüphesiz. ara ara beni çoook şaşırtacak ve gerçekten utandıracak şeyler söylüyor. ve bunlar "çok öylesin, çok böylesin" filan gibi klişe iltifatlar filan değil. hatta iltifat değil.

mesela geçenlerde "i was so exciting" dedim. halbuki niyetim "excited" demekti. sonra -birbirimizin hatalarını düzeltiyoruz evet ve bundan hiç rahatsız da olmuyor bilakis böyle olmasını özellikle istiyoruz- "yeah you can be very exciting sometime but I'm not sure you meant it. I think you were excited" diyerek tatlı bi iltifat yolladı oralardan.

mesela geçtiğimiz haftalarda bir erkek arkadaşımın birkaç günlüğüne gidecek yeri olmadığı için bende kalması gerekiyordu. ama ali de yakın bir zamanda chicago'ya dönecekti ve biz birlikte evde zaman geçirmeyi planlıyorduk. sadece "arkadaşım bende kalıcak, o da bize katılacak. sence bir sakıncası var mı," diye sordum. dehşete kapıldı dersem abartmış olmam sanırım. ertesi sabah saat 11 sularında konuşup öğleden sonrası için plan yapacaktık. ama o sabah 11'de gelmesini söylediğimi sanıp 11'de çıkıp geldi.

ben, geldiğinde yeni uyanmıştım ve yüzümü bile yıkamamıştım. saçlarımı tepeden öylesine toplamıştım ki her bir teli ayrı yönlere bakıyordu ve yüzüm gözüm şişmişti ve akşamdan kalmaydım. karşısında beni o halde gördüğünde inanılmaz güzel bir gülümseme yayıldı suratına. sanki beni o halde gördüğüne mutlu olmuş gibiydi. evet, makyaj yapan bir insan olduğum söylenemez, bir pudra, bir rimel ve şeffaf bir nemlendirici lipstick'ten ibaret tüm makyaj çantam ama o halde de görmesini istemezdim sanırım.

bu ali ya da başkası olabilir, fark etmez. ama insanın hayatında biri olacaksa onu sürekli eleştirecek, hastalıklı egosuna mastürbasyon yapacak biri değil, sabah yataktan yeni kalkmış yüzü gözü şişmiş halde görünce de mutlu olacak biri olmalı sanırım.

bilmiyorum alfonso beni görünüşümle ilgili gerçekten sıkıntıya sokmuştu. mesela saçlarımdaki beyazların sorumlusunun o olduğuna inanıyorum hâlâ. şimdi bakınca ne kadar problemli ve kötü kalpli bir insan olduğunu çok net görebiliyorum.

ve bugüne kadar hayatıma giren hiç kimsenin bana aslında değer vermediğini düşünüyorum. karşısındakine değer veren birinin nasıl davrandığının canlı kanıtı gibi ali benim için. ve üstelik hâlâ onun için tam olarak ne hissettiğimi bilmiyorum. ama bildiğim bir şey varsa tanıdığım en düzgün insanlardan biri.. ve ilk üçte kesinlikle türkler yok.

neyse öyle işte..

sevgiler
jk


vee.. ne olup bittiğini anlayamadan yaz biter


fuck the borders..

öyle olmasa şaşardım zaten.

bu ülke gerçekten ideal katili.. bir adım atmadan önce bütün detayları ince ince düşünüyorum, yani düşündüğümü sanıyorum ve sonunda şöyle bir şey oluyor. hiç aklıma gelmeyen, "yok artık o kadar da 3. dünya ülkesi değiliz" dediğim bir şey oluyor. kesin oluyor ama. çocukluğumdan beri irili ufaklı pek çok durumda denedim bunu. hatta bu benimle evren arasında küçük bir oyun gibi çoğu zaman ve bir kere bile kazandığımı hatırlamıyorum. gerçekten 4-5 yaşından beri oynadığım bir oyun bu "bütün olasılıkları hesaplama oyunu".. ama daima hesaplayamadığım bir olasılık oluyor ve başıma gelen de o oluyor.

mesela vize başvurumda.. aklımın ucundan geçmeyen saçma sapan şeyler oldu. eksik evrakla başvurmak zorunda kaldım ve tam 4 defa vize ofisine tekrar çağırıldım, halbuki bunu yaşamamı gerektirecek benden kaynaklanan hiçbir ihmal yoktu.

son zamanlarda hayatımda yine bir çok değişiklik oldu. hesapta olmayan birçok problem çıktı. gerçekten kurşun döktürmem gerektiğini düşünüyor arkadaşlarım. üstümdeki kötü enerjiyi alacağına inanıyorlar.

o amerikalı akademisyen arkadaşımla (ali diyelim ona bundan sonra) bu "aramızdaki şey"e devam etmeye karar verdik. chicago'ya döndü ve aramızdaki 7 saatlik zaman farkı yüzünden biraz iletişim problemi yaşıyoruz ama ortalama 2-3 günde bir telefonla konuşuyoruz. ve genelde o yatmadan hemen önce sabah saat 6 sularında ben uyanmış oluyorum o bana günaydın ben ona iyi geceler dileyerek güne başlıyoruz/günü bitiriyoruz. skyscanner'da bir fiyat alarmı oluşturdum, eğer bi fırsatım olursa bu yıl sömestr tatilinde yanına gidebilirim. bu arada gitmeden önce söyledikleri benim için gerçekten çok değerliydi. çünkü her zaman benim hislerimden emin olmadığımın çok farkında olarak hareket etti: "sen harikasın! let me continue to speak english, I was ready for that but I cant do that. if you want to keep "doing that" with me, just let me know. you dont have to "do that" so you just dont have to say nothing. you are not gonna hurt my feelings. I like you and I dont know when and how we will see each other again but I really care you and I will do my best. as I said so, if you really want to do that, just let me know. if you dont, let it go, you dont have to do anything." ve tabii ki hiçbir şey diyemedim. dönüp yüzüne de bakamadım. garipti. eve döndükten sonra ona mesaj gönderdim: "I think I'm gonna miss you. and yes, I absolutely want to keep doing this." sonra da şöyle bir mesaj aldım: "I'm going to miss you too, but it sounds like the distance between us won't keep us from being a part of each other's life."

özellikle son dönemde birbirimizi görmek için zaman yaratmak konusunda inanılmaz çaba içindeydik. hiçbir şey yapamazsak akşam iş çıkışı, o da kütüphaneden çıkıyordu ve bir şeyler atıştırıyorduk. gittikten sonra aslında biraz boşluğa düştüğümü söylemeliyim.

bana iranlı ingilizce öğretmeni bir ev arkadaşı geldi ki sürekli ingilizce konuşmak zorundayım ve bu sanırım iyi ama biraz da sıkıcı.

hâlâ çözümleyemediğim bazı finansal problemler var, almanya sonrası için. umarım onları bi şekilde çözmenin yolunu bulurum çünkü bu kış gerçekten full time çalışmak istemiyorum. tamamlamak istediğim yarım kalan işlerim var. ve umarım çözmenin ve planlarımı hayata geçirmenin bir yolunu bulurum.

ev buldum. yani almanya'da kalacak yer buldum. müzik üzerine phd yapan 30'larında bir alman'ın evinde kalacağım. umarım iyi biridir. daha grandma g'ye de söylemedim ve muhtemelen host'umun erkek olduğunu öğrendiğinde biraz huzursuz olacak. aslında belki de hiç söylememeliyim, bilmiyorum. bu arada bu durumdan ali'nin de hoşlandığını pek sanmıyorum ama tamamen sessiz kalmayı ve bambaşka bir konuya odaklanmayı tercih etti.

ah! son olarak bir oslo planım vardı, hayata geçirmek istediğim. white nights'ı görmek istiyordum ama birkaç gün önce beni şok eden bir şey öğrendim. o artık sınır tanımayan bir sağlık çalışanı olarak afrika'nın en güneyinde namibia diye bir ülkeye yerleşmiş. buna hem üzüldüm hem heyecanlandım. dünyanın en pahalı ülkesine sırf onu görebilmek için gitmeyi göze almıştım ve o artık oslo'da değil. diğer yandan onun yapabildiklerini görmek beni heyecanlandırıyor ve bende harekete geçme dürtüsü uyandırıyor. keşke türkiye'de de plan yapmak ve onu hayata geçirmek sadece insanın planlarına sebat etmesine bağlı olsa.

sevgiler
jk


ps: evet, one direction'ı seviyorum. hatta justin bieber'la da hiçbir problemim yok. ne var!?

Eylül 02, 2015

I cant even imagine!


bugün sonbaharda aralarına katılacağım ekiple tanıştım skype'ta. çoooooook tatlı insanlar. sadece birkaç aylığına bile olsa orada çocukluk hayalim olan işi yapacağımı öğrendim. acayip afili bir gazeteci, genel yayın yönetmenim olacak oraya gittiğimde. üstelik türkiye'de hayalini bile kuramayacağım bi teklif getirdi bana, ekrana çıkmayı önerdi. burada sadece "çok güzel" kadınlar ekranı hedefler. onlar da bar çıkışı paparazzilere yakalanacakları günlerin özlemiyle bir basamak olarak görürler o işi genelde. 20'lerin başında saçma sapan spikerlik kurslarına dünyaları ödeme gücü olan, ama işte iyi bir diksiyonun yanında iyi cümleler kurabilecek kadar kafası çalışan tipler olmaz onlar genelde. zaten ekseriyetle birilerinin akrabaları filan olurlar. yani entelektüel emeğiyle gerçekten sahada olmaktan keyif aldığı, önce kendi merak ettiği için filan çalışan insanlar ekran hedeflemez. böyle söylüyorum diye hayalim hep ekran önünde olmakmış da fırsat bulamamışım sanılmasın. çünkü ben oradaki içeriğe tavım zaten. becerebileceğimi bile sanmıyorum ama denerim, ne kaybederim ki! endişelerimi sevgili geçici amerikalı gyy'me de anlattım. çok ama çok tatlıydı. biz her şekilde yardımcı oluruz, hiç önemi yok, dedi. ama bunun senin için çok eşsiz ve iyi bir fırsat olacağına inanıyorum, filan dedi. allaaam türkçe anons çekmeyi bilmeyen insanım, bi de ingilizcesini nasıl yapıcam diye düşünürken, ister türkçe konuş ister ingilizce, her şekilde almanca altyazıya ihtiyacın olacak, dedi. :)

skype'ı kapattıktan sonra acayip hüzünlendim gözlerim doldu. kilometrelerce ötede, oraya kilometrelerce öteden gelmiş bir adam benim hayatımda olumlu bir etki yaratmaya çalışıyor ve bu konuda çok samimi. buradaysa insanlar işinde iyi de olsan kötü de sürekli üstüne basmaya çalışıyor. (bak yine ağlıcam) baya dünyada namı yürüyen bi insan ve ben oraya gidiyorum, oradaki türklerle onlar arasında bir iletişim kurma fırsatı olabilirim, diye baya heyecanlı. kompleksten, artizlikten eser yok. kaç yaşında adam, elinde cep telefonuyla bütün ofisi gezdi, herkesi tanıttı bana. espriler havada uçuştu filan.

oraya gidip dönmek istememekten çok korkuyorum. çünkü skype'ı kapattığımda gözlerimde titreşen iki damla vardı. korkuyorum. son anda bi şey olucak ve bozulucak diye resmen korkuyorum. ya da yanılıcam diye çok korkuyorum. çünkü ne zaman beni heyecanlandıracak bi şey bulsam akabinde süratle kaybediyorum.

neyse..

evrene pozitif mesajlar gönderiyorum. umarım en azından orada bir şeyler yolunda gider. çünkü ben artık iyiden iyiye kendime olan güvenimi yitirdim. heyecanımı da yitirdim. bi şeyleri başarabildiğimi hatırlamaya ihtiyacım var. hem de çok!

sevgiler
jk

ps: bu arada sadece gündem bile sağlıklı bir insanı sinsice depresyona sokmaya yetebilirken hâlâ nasıl oluyor da sabah kalkıp karınca gibi o metrobüslere doluşup 1.5 saat yol çekip işlerimize filan gidebiliyoruz ve hâlâ nasıl metrobüste insanlar çekip birbirini vurmuyor, bi şekilde sükunetini koruyor, bilmiyorum. ben baya etkileniyorum olup bitenden ve haberleri izledikten sonra tansiyonum düşüyor, kalp atışlarım bozuluyor. yer ayaklarımın altından kaymaya başlıyor. mübalağa ettiğimi düşünüyorsunuz belki ama cidden evde koltuktan kalkıp banyoya giderken bi gün düşüp bayılacağım. kendi yüklerim de yeterince ağır olduğu için fiziksel tepkiler vermeye başladım. mesela gün içinde izlediklerimi gece rüyamda görüyorum gece 3'te yattıktan 2-3 saat sonra kalkıp tekrar uyuyamamak gibi, olup biteni dert ediniyorum. haberleri takip etmekten kaçıyorum artık.


Ağustos 10, 2015

yine bi gün son sürat saçmalıyorum!


şoktayım. hâlâ ellerim titriyor.

şu amerikalı akademisyen arkadaşımla az önce telefonda konuştuk. ingilizce'yi unuttum. o da dünyanın en hızlı amerikancasını konuştu ve yarısını anlamadım. ama anladıklarım arasında şöyle şeyler vardı: "biliyorsun 1 ay sonra ayrılıyorum ve daha fazla uzatmanın anlamı olmadığına karar verdim. perşembe günü benimle date olarak buluşabilir misin? istersen hayır diyebilirsin"

ben bi süre anlamsız sesler çıkardım ://

"şok oldum, hiç beklemiyordum, şu anda ingilizce'yi unuttum" filan dedim çünkü -aslında bir haftadır bi garip davranıyordu. ona tolga'dan -isveçli çocuk- bahsettiğimden beridir bana biraz öfkelenmiş ve bozuk atıyor gibi gelmişti ama kuruntu yapıyor olabilirim diye düşünüyordum. hatta geçen akşam beni bi balık restoranına götürdü ve niye böyle bi şey yaptığımıza hiç anlam verememiştim. bi tuhaflık vardı alkol de yoktu üstelik, acayip gerildim, kendimi kesmek istedim hatta.

ay neyse.. ben saçmaladıkça o "you can say no" deyip durdu ben de en sonunda "evet tamam deneyelim" dedim. bu hafta bi date'im var yani. ve o beni aramadan 10 dakika önce çamaşırları makineden çıkarırken, pek tabii aldığım kararlar doğrultusunda, "hayatıma kimseyi sokmucam ivit, zaten imkansız" filan diyordum.

ay ne acayip. yalnız aşırı gerildim. bu işlerin nasıl yapıldığını mı unuttum acaba? yoksa dile getirilmeden, bunun adı date olsun demeden yaptığım, öyle yapmaya alışık olduğum için mi bu kadar gerildim, bilmiyorum. ya da aslında hoşlanıyordum da farkında mı değildim. resmen daha önce hiç sevgilisi olmamış bir kadın şaşkınlığı ve heyecanı yaşadım.

bi de ikimiz çok farklı insanlarız. evet o çok akıllı bi adam. ufak tefek ama gayet yakışıklı bi tip. amma ve lakin ortodoks ve oldukça dindar. ben agnostiğim, çocukları sevmiyorum, sosyalizme meyyali olan ve kafası karmakarışık ve erkeklerin pek tahammül edemediği bir kadın tipiyim. üstelik amerikalılarla ve özellikle cumhuriyetçilerle -o bir republican zira- dünya kadar dalga geçmişimdir onun yanında ve o da hep dinleyip gülmüştür bana. ve bunların tamamına. üstelik ona da bugüne kadar kafam çok güzel olmadıysa hiç o gözle bakmadım. kafamın çok güzel olduğu durumlarda aklımdan geçenlerden sorumlu değilim tabii. ama o zamanlarda bile aslında çok tatlı/yakışıklı bi çocuk olduğunu düşünmüşümdür sadece, o kadar.

hâlâ şaşkınım. ve şoktayım.

sevgiler
jk


Ağustos 09, 2015

let's move somewhere away from istanbul!


bir tek nokta dışında kaçış planım netleşti. bana şans dileyin..

bu yılı bi şekilde -detaylar bende ve yakın arkadaşlarımda- atlatıp bahar döneminde çeşitli burslara ve master programlarına başvuruyor ve umuyorum ki önümüzdeki yıl bu zamanlar valiz topluyor oluyorum.

zaten avrupadaki tüm programlar haziran temmuz gibi açıklanmış oluyor sanırım. o da olmazsa önümüzdeki yıl kasıma kadar ABD'ye başvuruyorum. amerikalı akademisyen arkadaşımın anlattıkları doğrultusunda bazı programların varlığından haberdar oldum ve o programlara başvuruyorum.

yani önümüzdeki iki-üç yıllık süreçte türkiye'den kaçıp gitmek için a-b-c ve dahi d planlarım bile var. ama önümüzdeki nisan ayı için çok konsantre olmuş durumdayım. motiveyim ki uzun yıllar boyunca kendim için bir motivasyon kaynağı bulmakta çok zorlanıyordum.

çevremde fikrine kıymet verdiğim herkesle konuştum. herkes yapmam gerektiği konusunda hemfikir. bunu bugün yapamazsam bir daha yapamam. bugüne kadar başta karmanın kusmuğu olmak üzere zaman kaybettiğim insanlar, işler vs.. karmanın kusmuğunu ilk kavgamızda şutlamış olsam şimdiye kadar çoktan bu kararları almış olacaktım. bir sürü saçmalıkla ve saçma sapan insanla zaman kaybetmediğim için de 24-25 yaşlarında yurtdışına yerleşmek için çoktan bir çözüm bulmuş ve planlarımı hayata geçirmiş olacaktım. oysa ben o yaşlarda ergenlik kafasıyla hayatıma aldığım bi sümüklü böcekten kurtulmaya çalışıyordum heyhat!

neyse.. iyi tarafından bakıp bundan sonra karşıma çıkması ihtimali olan bütün gerizekalı, egosantrik, ruh hastası, sorunlu tip için kendimi ziyadesiyle gardını almış hissediyorum.

umarım her şey dilediğim gibi gider. zorlu bir yıl/yol beni bekliyor.

sevgiler
jk


Temmuz 26, 2015

istanbul sizin olsun!


işi bırakmak, berlin school of economics'te prof. dr. friederike maier'le the harriot taylor mill institute'te gender economics üzerine bir şeyler yapmak istiyorum.

bu kadını geçenlerde fark ettim. aklımdan atamıyorum.

iş değiştirdim ve ilk defa istanbul'da asgari geçim standardını yakaladım ve fena sayılmayacak bir maaşım oldu. ama şimdi de günde 10 saatten az çalışmıyorum. bir kere bile saat 6'da çıkmadım işten. üstelik günün sonunda yaptıklarıma baktığımda anlamlı şeyler bulmuyorum.

üstelik geçen hafta purpose of statement'i yazarken çok keyif aldım. apaçık ki benim okumaktan, dinlemekten, araştırmaktan sıkılmadığım bir konu var. ama türkiye'de ve türklerle bir şeyler yapmak istemiyorum. çünkü burada öğrenci olmak, burs bulmak, part time ya da freelance çalışacak iş bulmak vs hepsi çok zor.. üstelik kasabalı hırs küpü, elinin-ağzının-gözünün ayarı olmayan insanlarla çalışmaya çalışmak da çok sıkıcı. ve istanbul'da onlardan her iş yerinde en az bi tane mutlaka var. herkeste bir gösteriş, kendini kanıtlama merakı, ciddi özgüven problemli bi ton insanla uğraşmak çok yorucu.

ben huzur içinde sabah kalkıp sütümü içip tostumu yedikten sonra 15 dakika yürüyerek okula ulaşmak istiyorum. part time çalışabileceğim bir iş ve geçinmeme yetecek bir para kazanabilmek de istiyorum. etrafımda "bilmiyorum", "bir fikrim yok", "o konuda hiçbir şey okumadım" diyebilen ve sen böyle söylediğinde de seni küçümsemeyecek ve aynı frekanstan konuşabildiğim insanlar istiyorum. son iki yılda iyice gördüm ki ecnebilerle çok daha kolay, iyi ve kalıcı arkadaşlıklar kuruyorum. akşamları saat 6'dan sonra yakındaki bir parkta ya da kaldırımda -evet, kaldırımları olan bir şehirde yaşam istediğim bir gerçek- jogging yapmak istiyorum. tam dört ay önce üyelik başlattığım spor salonuna bir kez bile uğramadım. çünkü akşamları saat 8.30-9'dan önce evde olamıyordum. ve 2 saati aşkın ayakta sarsıla sallana ve tacize uğramamaya çalışarak yolculuk ettiğim için de maksimum 2 saat sonra uyuyordum. şimdiyse bu durum yerini 9.30-10'da evde olduğum bir saate ve ayaklarımı yüksek bir yere dayayıp dinlendirmeye çalışırken uyuyakalmaya bıraktı. velhasılı, akşamları spor yapmayı bırak, eve ulaşıp yatağıma girebilirsem kendimi şanslı hisseder haldeyim. oysa ben spor yapmak istiyorum. eve yürüyerek dönmek, yemek yapmak, ayaklarımı uzatıp paper'larımı okumak yahut yazmak, bazen de sinemaya filan gitmek arada haftasonları yakındaki ülkelere kaçamak tren yolculukları yapmak filan istiyorum.

haftaiçi yaşanan bunca keşmekeşten sonra haftasonları kapıdan burnumu bile çıkarmak istemiyorum. aylardır sinemaya tiyatroya gitmedim. dışarda işim biter bitmez kendimi eve kapatmak istiyorum. çılgınca alışveriş yapan ve parayı nasıl kazandıklarını asla anlamadığım teyzelere, sokakta avazı çıktığı kadar bağırarak oyun oynayan 20'ye yakın -o teyzelerin oğulları ve kızları olan- çocuğa, saçmasapan bir trafiğe, içinden insan taşan kafeterya ve barlara, 7 gün 24 saat bir kere bile boş olduğuna tanık olmadığım metrobüs ve metroya mecbur olmadığım tek bir saniye daha fuzuli yere katlanmak istemiyorum.

ve tabii sürekli ya iç ya da dış ama bi şekilde savaşın eşiğindeki bir ülkede de yaşamak istemiyorum.

bunu gerçekleştirmenin bir yolunu bulmalıyım. ve kafamda bi plan var aslında.

neyse..

sevgiler
jk

ps: muhterem kasabalı, hırslı, istanbul'u yenmeye, kendisinin ve dahi hepimizin hayatını bok etmeye kararlı din kardeşlerimiz... bu yazı size ithaf olunur, efen'im.

ps II: kaçış eylem planım başarılı olursa şişli'de bi billboarda "istanbul'u katlayıp uygun bir yerinize sokabilirsiniz, ben gidiyorum" diye ilan vermeyi düşünüyorum.



Temmuz 20, 2015

asjasdkjasdkasl..


başlık bulamadım.
çünkü yorgun..
bitkin..
uykulu..
pazartesi sendromunun dibini görmüş.
ertesi gün "öküz gücünde iş yükünün altına girecek" ve sabah 6'da kalkması gereken -hatta daha erken olsa daha iyi olabilecek..
durumdayım.

bugün beni resmen şu geçen sene söz ettiğim amerikalı akademisyen arkadaşım -yine türkiye'de- hem kurtardı beni hem dev bir brain storming içinde beynimi patlama noktasına getirdi. zihin açıcıydı tabii ama bu, kahve yapmak sonra da yeni aldığım boş french press'i düşürüp kırdığım için kalkıp onu temizlemekle geçirdiğim 20 dakika ve ara ara telefonla konuşmaya çalışmak için camdan kafamı birkaç dakika çıkarmamla birlikte 10 dakika daha yani toplam yarım saat dışında akşam 4 sularında oturduğum sandalyeden hiç kalkmamama sebep oldu. (ne uzun cümle kurdum be!) akşam yemeği planım suya düştü, yemek yapıcaktım, çorba için tarhanayı sabahtan ıslatmıştım şimdi onu bi pişimlik kaynayana kadar karıştırmaya mecalim yok.

şu anda küçük yeşil josephine'lerin her biri ayrı telden konuşuyor kafamın içinde. mesela bilgisayarın fanından çıkan sesi pıçaklamam gerektiğini söylüyor bi tanesi ısrarla.

neyse.. dişlerimi fırçalar uyurum artık. umarım sabah uykumu almış, çok mutlu ve berrak bir beyinle erkenden kalkarım.

sandalet giymek istiyorum, ayak tırnaklarıma oje süremedim iki haftadır hayret bi olay. maske de yapamadım. cildim de bi tuhaf oldu son zamanlarda. gıda takviyesi almam lazım. sabah bacaklarımı almam lazım her şeyden önce, bu hafta da kot pantolonla işe gitmek istemiyorum pişik olucam.

offf! bazen böyle zamanlarda erkek olmak istiyorum. erkekler o saçma sapan ayaklarına saçma sapan parmak arası sandaletler giyince, o kıllı bacaklarına da bermudalar giyince hiç problem yok. bizim kıl köklerimiz belli olsa bik bik. herkesin gözü üzerimizde ondan sonra.

bye-bye
jk

ps: amma ironik oldu post'la şarkı. ne alakaysa aklıma bu geldi.



Temmuz 19, 2015

bi gün bi isveçli bi türk aynı masada..


ah.. unutmadan.. en son tolga'da kalmıştık. tolga'yla tekrar geldiğinde görüştük. o 2-3 haftalık arada tinder'dan biriyle tanışmış ve her nasılsa işler "it's getting serious" kıvamına gelmiş. ve çok dürüst bunu da hemen söyledi. ama o gece kafası bi milyon olduktan sonra kendisinden beklenmeyecek bir performansla saçlarımı okşamasını, bana sarılmaya ve öpmeye yeltenmesini (yeltenmek diyorum çünkü çok ürkek ve dokunmasıyla kaçması arasında saliseler oluyor sadece) ve bütün gece masanın etrafında dört dönüp yanıma gelmesini ve dahası benim onu evime davet etmem için bana "bu gece otel dışında kalabilecek başka bir yerim olsaydı" diyerek duygu sömürü yapmasını vs göz ardı edersek aramızda bir şey olmadı. ben haberi ilk aldığımda yeterince üzüldüğüm için tekilalar, biralar havada uçuştu tabii. sabah hamburgercide saçma sapan el ele oturuşumuzu da saymamak kaydıyla tabii.

cumartesi günü bir etkinliğe davet etmişti ama ayıkken sarhoşken olduğundan bir milyon kat daha çekingen bir insan olduğu için nasılsa gerçekleşmeyeceğini düşünerek "gelirim" demiştim ben de. cumartesi o etkinlik iptal olmuş ama yine de beni dışarı davet etti. sonrası kızılca kıyamet işte.

o isveç'te bi kızla görüşmeye başlamış ve burada bir başka kadınla randevulaşamazmış. öyle adamlardan değilmiş. olabilseymiş keşke. kafası çok karışıkmış. ikilemler yaşıyormuş. ama ahlaki olanı yapmak zorundaymış, kızı yüz üstü bırakamazmış falan filan.  (bu arada bunu abartılı bulanlar olabilir ama cidden söyledi bunu ve "neden hamile mi kız" dememek için kendimi zor tuttum, ne yüzüstü bırakmasından söz ediyor hâlâ anlamadım, evlenme teklif etti sanırım gelmeden.)

çok rahatsız oldum tabii bu sözlerden. onu ben davet etmedim neticede. kabalık ettiğini de söyledim. sonra özürler bilmem neler, bu akşam ne istersen yapalım'lar, kalan zamanı iyi değerlendirelim'ler, adresi ver taksiye atlayıp geliyorum'lar,  filan. öeğğhh "gel" demedim tabii. "boşver bi yanlış anlaşılma oldu belli ki" dedim ve kestim. son sözleri "josephineeeeee i'm soooo sorry" oldu. şimdi artık iki facebook arkadaşı olarak birbirimizin fotolarını like etmekten ibaret tüm iletişimimiz.

bu da böyle bi anım olarak kaldı yani.

sevgiler
jk


(h)ayat işte bea!



sonbahar'da bonn'da olacağım..

hayatta güzel şeyler de oluyor. ve sanırım ben de artık mücadele etmek/hayatla zıtlaşmak yerine önüme sunduğu fırsatları değerlendirme olgunluğuna geçiyorum. farkındayım.

bugün bütün gün orada yapacağım sunum için statement'lar hazırladım. aslında küçük araştırmalarla ne kadar doğru bir konu seçtiğimi de anlamış bulunuyorum orada çalışmak için. güzel şeyler oluyor. tatsız şeyler de.. sanırım büyümek ve hayat zaten tam da böyle bir şey..

sonbahar'da almanya'da olacağım süre boyunca gezeceğim yerlere bir yenisini ekledim bugün. brugge! evet yanlış görmediniz brüksel'e gitme planımdan bahsettiğim ve avrupa'yı hatmetmiş arkadaşlarım "bi bok yok brüksel'e gitme" dediler hatta bir alman arkadaşım var ki kendisi bir ab çalışanı olduğu için haftada bir brüksel'e gitmek zorunda kalıyor ve oradan nefret ediyor. onun facebook'tan yaptığı nefret temalı brüksel paylaşımlarının da etkisiyle daha iyi bir alternatif bulursam oraya giderim, kafasına gelmiştim. ama bugün birden aydım ki gerçek gotik mimariyi orada görebilirim. üzgünüm selçuklu osmanlı mimarisinin gotik akımla birleştirilmiş opera binası halini almasını bekleyemeyeceğim :p tam benim aklımdan bunlar geçerken fakülteden bir arkadaşım da brugge'dan fotolarını paylaşmasın mı? hemen brugge'u da listeye aldım. zaten brüksel'le brugge'u gezmek için bana bir haftasonu yeter.

geçenlerde de dergi kurcalarken leipzig'in tanıtımını görmüş ve aşık olmuş ve tabii ki onu da listeme eklemiştim hemen. (berlin, paris, prag, amsterdam'ı filan saymıyorum. gitmeyeni dövüyorlar artık.) keşif yapılacak çok turistik olmayan, ulaşımın kolay olduğu şehir ve kasaba önerilerini alabilirim. fikirlere açığım. gidebildiğim her yere gitmek istiyorum.

bugün olan güzel şey buydu.

kötü şey de.. aslında başlangıçta kötü olan ama sonra üstüne birkaç dakika düşünüp bir-iki arkadaşla fikir teatisi yaptıktan sonra önemini yitiren şey ise benim en iyi arkadaşlarımdan birinin, çocukluk arkadaşımın beni facebook'tan silmesiydi. yani silmiş ben bugün fark ettim tesadüfen. ama sonra düşününce zaten onun benim için için çocukluk arkadaşı olmasının yanında bir anlamı kalmamıştı galiba. hatta benim onun için ifade ettiğim anlam nedense bir süredir çocukluk anıları arasındaki bazı detaylar üzerinden kıskançlık ve nefret ilişkisi eksenindeydi zaten. geçmesini bekliyordum. demek ki bu fırtınayı atlatmamamız gerekiyormuş. nihayetinde ben yapabileceğimi yaptım. buradan da nurtopu gibi bir hayat dersim oldu "her zaman haklı olan, davranışlarına her zaman başkalarını gerekçe sunan insanlardan" uzak dur!

sevgiler
jk



ps: bu şarkı beni çok hüzünlendiriyor.

Mayıs 02, 2015

sevgili iskandinav ruh eşim, evimin direği, çocuklarımın babası


bunu geçen gece yarısı bütün arkadaşlarıma biliyoz da konuşuyoz filan diye gönderdim. 
ama cidden öyle...


sevgiler
jk

ps: çocuk konusunda ciddiyim, tolga yahut white nights gibi bir adam olmadıkça doğurmayacağım.



Mayıs 01, 2015

aşık olmaya gittim dönücem II


bana her yalnız kaldığımızda -yani benim şu gay olan ve bizi tanıştıran arkadaşım var ya onun adı anthony olsun, o her tuvalete gittiğinde ki gayet kısa süreler bunlar, bana aynı grammer hatasını tekrar ederek üstelik aynı soruyu sordu: are there any good looking turkish man, why are you single?

ilkinde hiç anlamadım. wh-what sorry I don't understand, what did you mean, dedim. o arada anthony geldiği için konuyu hemen kapattı. sonra tekrar aynı şeyi yaptı. yine sordu aynı soruyu. ben de "tabii ki var," dedim. hadi yine iyisiniz! halbuki göz var izan var, yok yani! o da görüyordur nasılsa, neyse. sorumu yanıtlamadı ve neden yalnız olduğumu sordu, ben de erkek arkadaşımla ayrıldığımızı söyledim filan ama kafamız da güzel tabii, bi taraftan da masanın diğer tarafından iyice yaklaşıp soruyor bunları filan. ve adam bana yaklaştıkça kalp ritmim bozuluyor, gözlerinden alamıyorum kendimi. istediği her şeyi söyletebilir yani sadece öyle kalsın istiyorum. ayrıldık filan diye bi şeyler geveledim.

- ayrıldık.
- ne zaman?
- birkaç ay evvel. ocakta. dört ay olmuş.
- wow! çok yakınmış, anthony bizi o zaman tanıştırdı!

yuh! filan diye kaldım. neyse ki yine anthony damladı hemen. düşüncesiz ve salak bi arkadaşım olduğu için, oyalan işte azıcık orada dingil!

bir ara yan masada ağzıyla değil başka bir tarafıyla içmiş bir herif vardı. sonra iki masa arasında yani bizim masamız ve o çocuk arasında gerginlik oldu. saçma sapan bi konu olduğu için detay vermiyorum ama en son o çocuğu gönderdiler çünkü orası bizim düzenli gittiğimiz yerlerden biri ve ben de bu arada sürekli "bir problem mi var" diye sorup duran tolga ve yan masayla didişen anthony arasında kaldığım için en sonunda "ah çok gerildim hadi içelim" dedim. kadeh kaldırdık ve cümle şu: "don't be I'm here." ben yine şok! neyin kafasını yaşıyorsun diye gözlerimi belertmiş bakarken karate yaptığını öğrendim. tabii bu tepkiyi bi türkten alsam muhtemelen orada biterdi bütün hoş duygularım ama o kadar sevimli ki gülüp geçtim.

başka bir ara spor yaptığını çünkü bekar olduğunu ama işte evlendikten sonra tüm erkeklerin isveç'te de göbek bağladığını filan anlatıyordu. ceketini çıkardı kaslarını gösteriyor bi şey bi şey. ben zaten kendimden geçmiş adamı izliyorum. o da kendini elliyor filan. şımarık ve serseri bi tarafı da var şüphesiz. ama seni hayattan soğutmuyor, çünkü doğal. bi de sanırım ben genel olarak türk erkeklerine ve dahi tüm ortadoğulu erkeklere bazı konularda haksızlık ediyorum. yani benim yaptığım çiftleşmek isteyen bir erkek tavuskuşuna "açma lan o kuyruğu artiz" demek gibi bi şey sanırım. ama tabii böyle söyledim diye övünmeyi ve şişinmeyi abarttığınız gerçeğini göz ardı edemeyiz.

neyse.. ara ara benimle tatlı tatlı flört ettiği hissine kapıldım. ve güzeldi. ve dört gözle dönmesini bekliyorum.

sevgiler
jk


aşık olmaya gittim dönücem!


benim şu iskandinav arkadaşım -ona tolga diyelim- geldi. yani o tarihten beri tam üç defa geldi. her gelişinde tanışmak/buluşmak için ziyadesiyle heyecanlıydı ama bir şekilde beni bir yere davet etmediği için yahut davetime icabet etmediği/edemediği için buluşamadık. ta ki bu gelişinde, döneceği günün öncesinde akşam barda tesadüfen karşılaşana kadar.. ve şu yanı çok güzel ki bizi tanıştırmak isteyen ortak arkadaşımız da oradaydı. yani biz bir masada tolga ve avusturalyalı arkadaşları başka bir masada oturuyorlarmış.

büyük sürpriz oldu ama iyi ki oldu. çünkü adam çok tatlı. hem acayip yakışıklı ve seksi hem çok şirin ve komik hem çok eğlenceli ve sıfır kompleks... bi de tam sevdiğim tip, ufak tefek görünüyor ama uzun boylu ve ince yapılı gayet fit bir adam. onu istiyorum. ondan küçük tolgalar küçük josephineler üretmek istiyorum, o kadar ileri götürdüm işi! 

yok yok! abartıyorum evet ama şaka bir yana bu dünyada evrim aşkına insan neslinin devamı için birinin genlerinin aktarılmaya devam etmesi gerekiyorsa bu kesinlikle tolga olmalı :) yani bir gün biriyle evleneceksem bu tolga ya da ona benzeyen biri olmalı. onunla yaşlanmazsın. çünkü adam mutlu, keyifli ve kolay bir insan. mutlu olmak için birini mutsuz etmeye ihtiyacı yok. sayko bi ihtiyar olmak istemiyorum, tonton bi teyze olmak istiyorum büyüyünce. bunu bir türk erkeğiyle başarmak imkansız. ama onunla olabilir bu. anlatabiliyor muyum?!

güzel bir gece geçirdik. 5-6 saate yakın oturduk, yandaki barın üst katında arkadaşları fuseball oynuyormuş gece saat 2'de onlara katılmayı teklif etti. ertesi gün çalışacağımı söyledim. ısrar da edemedi "gidiyorsun yani" dedi sadece ama bakışları  öyle tatlıydı ki!

tekrar gelicek mayıs ayında. bizi bir yere davet etti, bir etkinliğe.

güzeldi, hoşlandım ondan.

yılda bir kere bir iskandinav'la tanışıyorum ve yaşadığımı hissediyorum. çünkü birilerinden hoşlanamıyorum ve kendimi sorgulamaya başladım artık. jesus! neyse ki iskandinavlar var!

ps: bi de öyle güzel kokuyordu ki! aaaaah-ah!

sevgiler
jk



Nisan 19, 2015

erkekler ve erkeklikleri III



neden bir türk erkeğiyle birlikte olayım ki, diye düşünmeden edemiyorum. hele ki ecnebi arkadaşlarımın sayısı arttıkça ve onların ilişkilerini yahut ecnebi erkeklerle birlikte olan kadın arkadaşlarımın ilişkilerini gözlemleme fırsatım arttıkça iyice mantık dışı geliyor.

iskandinav bir arkadaşım var mesela. (white nights değil.) adam her akşam yemek yapıp fotoğrafını instagramda paylaşıyor. geçenlerde gördüm, davlumbazı bozulmuş, onu sökmüş, tamir etmiş ve öncesi/sonrası fotosunu paylaşmış. kenarda da alet çantası ve birası duruyor.

benim babam mavi yakalıydı. yumurta kıramaz açlıktan ölür ama evde avizeleri takar, ufak tefek elektrik işlerini yapabilir, bozulan bir elektrikli cihazı tamir edebilir -en azından dener-, musluk tamir edebilir vs.

bugüne kadar hayatıma giren erkeklerin hiçbiri ikea'dan aldığım kitaplığı bile monte edebilecek beceride insanlar değillerdi.

ben basit elektrik işlerini, musluk, küçük ev aletleri tamiri, demonte mobilyaların montajı vs gibi işlerimi kendim yapabiliyorum. yemek yapabiliyorum. ütü yapabiliyorum. avizelerimi takabiliyorum, tercih etmiyorum o ayrı, perdelerimi takabiliyorum, boyum yeterince uzun çok şükür, sıkışmış kavanoz kapaklarını açmakta üstüme yok, babaannemden tekniğini öğrendim, içeceğim suyun pet şişesini açamayacaksam kendimi zaten boğazın serin sularına bırakayım daha iyi.

benim, benimle eşit şartlarda yaşamayan, kendi başının çaresine bakamayan bir adamı evde beslemek için hiçbir nedenim yok!

eve kıllarını döksün, ayağından çıkardığı çorapları top yapıp tv'nin önüne atsın, tv'nin karşısındaki kanepeye çakılsın kalsın, üstelik tek işe yarayacağı yerde belki, dişlerini bile fırçalamadan yatağa girdiği için beni canımdan bezdirsin, iş yükümü ikiye çıkarsın, tüm tahammül sınırlarımı zorlasın, beni hizmetçi olarak kullansın, üstelik bir de psikolojik şiddet uygulasın, beni kısıtlasın, bana kural koysun, işine gelmediği yerde koşarak başka kadınlara gitsin ve pipisini başka deliklere sokmak suretiyle beni cezalandırsın, kendini sadrazamın sol ta..ğı sansın, benim de varlığım onun gönlünü eylemeye armağan olsun, diye mi evde bir ilkel primat besleyeceğim? üstelik evcilleşme ihtimali de yok.

neyim ben mazoşist filan mı? valla yatakta da standart bi insanım öyle sıradışı eğilimlerim, tutkularım filan da yok.

o yüzden de mastürbasyon yapıp yastığa sarılır yatarım, kedinin kıllarını temizlerim ve canım ne istiyorsa ve nasıl istiyorsa öyle yaşar giderim.

üzgünüm ama tam olarak böyle hissediyorum.

sevgiler
jk


erkekler ve erkeklikleri II


kasabalı erkekler ve küçük dünyaları kadınları yoruyor. sevişmek istedikleri kadınla evlenmek istedikleri kadını biraraya getiremeyen bu kafası karışık, sonradan görme erkek sürüsünden fenalık getirdik. elbirliğiyle.

çevremdeki huyu suyu, mizacı bana benzeyen, bağımsız, kendi ayakları üstünde duran, yalnız yaşayan kadınların hemen hiçbirinin -şayet bir ecnebi ile birlikte değillerse- yolunda/yürüyen bir ilişkisi yok.

acayip sevdiğim taaa fakülteye başladığımız yıllarda tanıştığım, komşu fakülteden bir erkek arkadaşım, 3-4 yıldır birlikte olduğu bir kadınla geçtiğimiz yıl içinde evlendi. kızı çok iyi tanımasam da düğünlerinde oradaydım. geçen gün ben bu arkadaşımın ofisini ziyaret ettim, karısı da geldi. kadını toplamda 5 kere görmüşsem 5'inde de aynı ifade vardı suratında. "çok pis trip atarım, inanmıyo musun yüzüme bak" ifadesi! ve benim arkadaşım da belki kardeşim gibi görmesem o kadar dokunmaz, onun yüzü gülsün diye kırk takla atıyor olduğu yerde. ve ben ikisini ne zaman görsem aynı manzarayla karşılaşıyorum. ama işte o ilişkide benim arkadaşımın bir rolü var. kendini anlamlı, işe yarar hissediyor. çabalıyor. çaba göstermek için bir nedeni var. o kızcağız gelen su şişesinin kapağını ona açtırıyor. akşam yemek yemek için icabında gece 1'e kadar onun işlerinin bitmesini bekliyor, yemek yemiyor. onun gömleklerini ütülüyor. e arada bacaklarını da açıyor filan. roller belli, o adam da onu mutlu etmek, yüzünü güldürmek, sıkışmış kavanoz kapaklarını kol gücüyle açmak, üst raflardan tabakları almak, ayağı kayarsa belinden kavramak için hazır ve nazır bekliyor.

benim çevremdeki kadınlar ve benim için bu geçerli değil. son ilişki denememde de gördüğüm üzere, adamcık "ben sana hiçbir şey veremiyorum", "dominant olma, kadın kadın gibi olmalı, erkek erkek gibi olmalı" diye diye gitti.

ve cidden bakıyorum, benim de rollerin bu şekilde paylaştırıldığı bir düzen içinde bir erkeğe ihtiyacım yok. benim kalemim kadınların da yok.


erkekler ve erkeklikleri I



yıldım. vallahi de billahi de yıldım.

yakın bir kadın arkadaşım daha birkaç hafta evvel evliliğin kıyısından döndü. aileler tanıştı, karşılıklı iade-i ziyaretler yapıldı, nişan tarihi belirlendi ve ilişkileri bitti.

aslında bitiren taraf -ki hiç sevmem böyle muhabbetleri tamamen iktidar odaklı, tamamen egosantrizm kokan hareketler- arkadaşım oldu ve çantasını topladığı gibi soluğu çanakkale'de aldı. erkek kısmı -tabii- onun müsaadesi olmadan asla şehir dışına çıkılmasını istemiyor, "gidersen biter" dedi sanki bu kız evvelce "bitti" dememiş gibi. bir hafta kafa dağıttı, gittiği yerde kömür sobasıyla ısınamadığı için böbreklerini üşütüp geldi bi güzel. şimdi ex sevgilisi barışmak için yalvarıyor, otogarda karşılıyor, kızımız böbrek ağrısından acillik oluyor, öğrenir öğrenmez şıp diye hastanede pijamalarını çıkarmamış üstelik. vs.

arada da beni arıyor, "biraz konuşalım derdimi anlatacak birine ihtiyacım var" diye. peki. ama ben arkadaşımdan dinlemesem ve ona inansam şöyle bir manzara çıkıyor ortaya: "aslında benim arkadaşım barışmak istiyor ama ex sevgilisi barışmak istemiyor."

ben bu kadar akıl mantıktan uzak, bu kadar duygusal ve bu kadar dengesiz bir şey olduğunu bilmiyordum "erkek" olmanın. üzgünüm ama artık bizden gizli regl olduğunuzu düşünmeye başladık.

sevgiler
jk



Ocak 31, 2015

gazeteciliğin 10+bonus temel kuralı



gazetecilik, dünyanın en boktan işi olabilir. dünyanın her yerinde değilse bile türkiye'de kesin öyle... vasat insan mesleği... bi konuda derinleşmek gibi yahut ahlaki kaygıları olan insanlara göre değil, net!

ekonomi muhabiriyim. bugüne kadar çalıştığım yerlerde, birçok ulusal gazete ve dergi buna dahil, yöneticilerimin de çalışma arkadaşlarımın da neredeyse hiçbiri ekonomi hakkında en ufak bir fikre sahip değildi. çok basit, en temel kavramlardan bile yoksundular. gsyh ile gsmh yahut cari açık ile dış ticaret açığı arasındaki farkları bilmeyen insanların arasında üstelik bi de yapmak istemediğin ama yapmak zorunda kaldığın işler vasat görülerek çalışmaya çalışmak dünyanın en rahatsız edici şeylerinin başında geliyor galiba. işte türkiye'de iyi bir gazeteci olmak istiyorsan sıkı sıkıya takip etmen gereken kurallar:

1. gazeteciliğin birinci kuralı; her şeyden az anlayıp her şeyi en iyi biliyormuş gibi yapmak ve çok az bildiğin birçok şeyi çok iyi pazarlamak!

2. kesinlikle ingilizce bilmemek. biliyorsan da az bilmek.

3. az bildiğin ingilizce'yle yabancı kaynaklardan yarım yamalak haber konusu devşirmek. iyi ingilizce biliyorsan kaynak göstermeye bile gerek duymadan çevirip koymak.

4. söylediğin/önerdiğin/kalem oynattığın şey yanlış bile olsa asla caymamak, çocukça ısrar etmek.

5. olası bir problem durumunda epilatör reklamlarında kadınların bacaklarından kayıp giden şifon kumaşlar gibi sorumluluğu üstünden atmak. bunu bir başkasını suçlamak, bir başkasının başına iş açmak pahasına olsa da yapmalısın.

6. başta türünün son örnekleri kabul edilebilecek kalan çok az sayıdaki okur olmak üzere, manipüle edebildiğin herkesi manipüle etmek. saçma sapan, içerikle alakası olmayan ama dehşet verici başlıklar olmazsa olmazı.

7. yalakalıkta sınır tanımamak. mesela 50 yaşında iki çocuk babası bir adam olarak müdürünle konuşma biçimine tanık olsa çocuklarının hayatındaki en büyük travmalardan birine sebep olacak kadar yalaka olmak. ama tabii gerekçesi onlara helalinden ekmek götürmek olmalı.

8. ya güneş dili teorisi'ne gönülden bağlı olmak ya da tam aksi II. meşrutiyetçiler kadar ecnebi dillerine aşık olmak. iki yoldan birini erkenden seçmende yarar var.

9. çalıştığın yayın grubunun siyasi çizgisi doğrultusunda bazı sikimsonik terimleri sık kullanmak. mesela ermeni soykırımı (ama kaç yılında olduğunu bile bilmemelisin), kürt siyaseti, gerilla hareketi filan gibi... yormayın beni, uyarlayın.

10. hangi departmanda çalıştığından bağımsız olarak (yurt haber olur, ekonomi ya da dış haberler olur ki dış haberler olursa daha bile iyi olur) en sistemli şekilde magazin ya da spor/futbol gündemini takip etmek.

bonus: kedi beslemek! havalı duruyor.

ps: çocukluk hayalimdi ama artık bu işi yapmak istemiyorum. artık bu ülkede yaşamak da istemiyorum. artık türk erkekleriyle çıkmak da istemiyorum. ama ne yazık ki üçünü de yapmaya devam etmem gerekiyor.

sevgiler
jk


Ocak 29, 2015

my new scandinavian friend is coming ;)


iki arkadaşım var gay bi çift. aynı zamanda komşum bunlar. üstelik neredeyse bütün sülalelerini tanıyorum. bu gay arkadaşımın kızkardeşi benim en yakın arkadaşlarımın başında geliyor filan. bi önceki postta söz ettiğim adamla da onlar tanıştırdı beni.

şimdi bu serseri bana tam uykuya dalmak üzereyken bi mesaj gönderdi. "sana geçenlerde sözünü ettiğim isveçli çocuk vardı ya hah o, bu pazar türkiye'ye geliyormuş. iş nedeniyle çok sık gelip gidiyor buraya. sizi tanıştırmak istiyorum ona da söyledim bi akşam dışarı çıkalım, diyo. ne dersin diye sormuyorum -gay'lerin ağzı biraz bozuk olabiliyo samimiyet dozajlarıyla ilgili olarak- zaten kabuklu diye ölüyorsun" dedi.

bi anda havam değişti. hemen kendimi çok iyi ve süper hissettim, tatlı birine benziyor 31 yaşında. bence perfect couple olmamak için hiçbir sebebimiz yok :)))

şaka tabii! son cümle en azından... (ama aslında biraz gerçeklik payı da var ;))

sevgiler
jk


I'm fucking learnin' the blues!


günlerdir hasta yatıyorum. hesapta yatıyorum ama hiçbir şekilde uyuyamıyorum. iki gündeki yani 48 saatteki toplam uyku sürem 4 bilemedin 5 saat. nedenini soran olursa da öksürük krizleriyle açıklıyorum.

sigara içmekten ve çok çalışmaktan bu halde olduğumu düşünüyor insanlar. ama üzüntüden, hayal kırıklığından hasta oldum.

hakkındaki üçüncü postu yazdığım ve buraya malzeme etmek istemediğim bir adam vardı ya hani... onu malzeme etmem gerekiyor. çünkü korkunç bir hayal kırıklığı ile boğuşuyorum günlerdir ve rotam şaştı. çünkü iyileşemiyorum. saat sabahın 5'i ve ben bu hasta halimle dün iki shot tekila ve iki bira içtim, üstelik alkol toleransım oldukça düşüktür. sızdım ve 3 saat sonra gözlerim fal taşı gibi açıldı. üstelik uyuyabilmek için içtim, öyle bir gerçek de var.

neyse sadede geleyim.

bu adam beni çok sevdiğini ama yürütemediğimizi söyleyip ayrıldı. o söyleyemese ben söylemek zorunda kalacaktım ve onu incitmek istemiyordum, bunu söylemek zorunda kalmak da. evet, çünkü benden kaçıyordu. çünkü biz hiç sevişemedik. çünkü onun ereksiyonunu sürdürmekle ilgili problemleri var. "değer verdiği kadınla sevişemiyor"muş beyefendi ve üstelik aramızda 15 yaş olması da onu iyice strese soktu. çok uzun süredir beraber değildik, neticede birkaç aydır tanıyorduk birbirimizi ama yine de kolay bir ayrılık olmadı.

samimiyetinden zerrece şüphe etmedim ama hissettiklerini -ortalama her erkek gibi- ayırt edemediğini düşündüğüm için çok ciddiye de almadım beni çok sevdiğini, doğru kadın olduğumu düşündüğünü filan. lakin ben bu adamda -kesinlikle onun sergilediğini sandığı değil, bilakis gizlediği- bir samimi yan ve gösterdiğinden farklı nahif bir yön buldum-bulmuştum. yani onunla ilgili intibam olumluydu ve merhamet doluydu. aşık değildim, sevdiğimi söyleyemezdim belki ama gerçekten hoşlanıyordum ve varlığı iyi geliyordu. (üstelik ruh hali iyi olmaktan çok uzakta bir adam, kendine iyi gelemeyen birinin bi başkasına iyi gelmesi imkansız gibi gelirdi bana hep.) üstelik tanıdığım en kıl insanlar listesi yapsam ilk 3'e rahat girerdi ama classy bi tarafı da vardı bi yandan. (mesela adrien'da yoktu o, tam bir sonradan görme gibi geliyordu bana zaman zaman nitekim öyleydi de!)

ta ki...

ayrılığımızın üstünden 48 saat geçmeden bütün haftasonunu barda tanıştığı bir kadınla geçirdiğini öğrenene kadar...

üstelik o bar aksaray'da... kadın da seks işçisi...

yaşadığım hayal kırıklığının tarifi yok. çok ama çok üzgünüm. hep yazarım ben acım "geçene kadar" uyurum. günlerdir hiçbir şekilde gözümü kapatamıyorum. çünkü hissettiğim şeyin adı "acı" değil.

birine zarar vermenin, birinde iz bırakmanın, gerçekten incitmenin, silkeleyip kendine getirmenin yolu; onu "hayal kırıklığına uğratmak"mış. ben bunu karmanın kusmuğunda da yaşamıştım ilk arkamdan iş çevirdiğini fark ettiğimde. o zamanlar hormon dolu bir ergen olduğumdan öfkelenmiş, sinirlenmiş, ağlamış bağırıp çağırmış, ortalığı birbirine katmış, birlikte yaşadığımız evi terk etmiştim ama yaşadığım şeyin ne olduğunu anlayamamış dahası tanımlayamamıştım. ortadoğu topraklarında büyümüş ve az gelişmiş ergen kafasıyla tanımlayamadığım şeye toplumsal refleksle öfkelenmiştim ve en kolay yoldu üstelik. onu bugün bu bilinçle yaşım 19 değil 28 olmak üzereyken tanımlayabiliyorum: hayal kırıklığı

his yok... acı yok... üzgünlük desen değil, yorgunluk hiç değil. belki biraz şok var içinde biraz inanamama. konduramama... yakıştıramama... çaresizlik... karşındakinin yerine duyduğun utanç... kendinle ve sahip olduğun terminolojiyle ve o terminoloji için geliştirdiğin duygudurumla verdiğin mücadele.

böyle şeyler...

josephine

ps: bunun bir ella ve louis düeti var aslında onu daha çok seviyorum. ama bendeki kayıt çok daha iyi ve youtube'da onu bulamadım.

ps II: bu şarkıyı çok severim!


Ocak 26, 2015

testosteron karşısındaki büyük çaresizliğim



bugün birkaç haftadır hafta sonu da çalışıyor olmanın ve şu son hikayenin ki uzun uzun anlatmaya cidden niyetim yok- etkisiyle sabah gözlerimi açtığımda gayet hastaydım. yarın daha iyi olmayı umut ediyorum. eğer daha iyi olursam sevgilisinden ayrılan her kadının yaptığı şeyi yapıp kendimi kuaföre atacağım.

çocukken 16 ve 27-28 yaşlarımın çok değişik ve güzel ve havalı filan olacağını düşünürdüm. 16 yaşım bok gibi geçti. 27 yaşımın da iyi geçtiği söylenemez. 28 var sırada. ve 28 olmama sadece 1 ay kaldı.

işte o yüzden 28 olmadan önce yapmak istediğim birkaç şey/ulaşmak istediğim birkaç hedef var, onlara konsantre olmalıyım:

1. sigarayı bırakıyorum.
2. 28 olmadan evvel 2-3 kilo alıyorum.
3. hayatımı tekrar rayına oturtuyorum. adrien'la son barışmamız ve ayrılmamızdan beri hiçbir şey onun hayatımda olmadığı o 6 ay gibi değil.
4. elimde bir tane hikaye tamamlamam gereken bir iş var, onu bitiriyorum.
5. işi rayına oturtuyorum.

ps: karşımda gözleri dolu dolu "seni çok sevdiğimi biliyor musun? sen benim için doğru insansın ama çok yanlış zamanda karşıma çıktın" diyerek terk edildim. arkadaş kalmaya karar verdik. terk edildim demek aslında yükümü hafifletiyor ama o yapmasa ben yapmak zorunda kalacaktım ve yanına dualar ederek gittim ben söylemek zorunda kalmayayım diye. çok çok çok uzun yıllar sonra biriyle gerçekten bir şeyler paylaştığımı düşünüyordum. konuşmadan bakışarak filan da anlaşıyorduk ve gerçekten aramızda özel bir şeyler vardı. çok güçlü duygularım yoktu ama hayatımdaki varlığı beni mutlu ediyordu. çok garip! bir seksomanyaktan bir iktidarsıza savrulmam kadar garip bir şey olamazdı sanırım ama oldu. üstelik yardım elimi geri çevirdi. benim kabullenmem de kolay olmadı ama bu durumu birlikte çözebileceğimize, her ne olursa olsun ondan hemen vazgeçmek istemediğime ikna olmuştum. kadın erkek ilişkileri için, bir ilişkiyi yürütmek için çabalamadım sanırım bugüne kadar. gidiyorsa gitsin, kalıyorsa kalsın kafasında oldum genelde. ilk defa çabalamaya kararlıydım, tabii bir parça çaba da (ya kendisi için ya da benim için) o gösterseydi.

sevgiler
jk