Eylül 28, 2014

nefesim kesiliyor sıkıntıdan!


ben yapamayacağımı hissediyorum.

şu anda mesela kalbim sıkışıyor, nefesim kesiliyor sıkıntıdan. uzandığım yerde düşüne düşüne boğulduğumu hissediyorum. aslında bi hayli hayatımın içinde olmasına rağmen -uzun süredir yedek anahtarım onda, hemen her hafta birbirimizde kalıyoruz, gece gündüz demeden birbirimizi görmek için fırsat yaratıyoruz, haftasonları evde yemek yapıp film izliyoruz yahut didişiyoruz, hemen her gün yazışıyor ya da telefonda konuşuyoruz- onu hayatıma alamayacağımı düşünüyorum şu anda.

güven duymuyorum.

ne söylerse söylesin, güven du-ya-mı-yo-rum.

gözlerim dolu dolu yazıyorum bu satırları.

içimde kocaman bir boşluk var. dolmuyor. kimseyi hayatıma sokmamam gerektiğini, başıma yine aynı şeylerin geleceğini anımsatıp duran bir ses var, duymazdan gelemiyorum onu.

henüz kendi iç dengemi bulabildiğimi sanmıyorum.

bir başkasının karşısında soyunmaya -her anlamda- hazır olduğumu da...

işin kötüsü artık bir daha hazır olup olamayacağımı da bilmiyorum. ne zaman biriyle baş başa kalsam bu durumla o kadar başa çıkamıyorum ki! sanki kendisine olan güvenini tamamen yitirmiş, aciz bir kadın kalıyor. ya da artık birine bir şeyler hissetme halini bir zayıflık olarak görmeye başladım. bilmiyorum.

şu anda tek hissettiğim şey; yapamayacağım.

masumiyetimi yitirmişim ben.

bu işin bir iktidar oyunu olmasından nefret ediyorum. aramak istediğim zaman kendimi frenlemekten de... sırf ipler karşı tarafın eline geçmesin diye saçma sapan beklemekten, kendimi cool davranmaya zorlamaktan da... yine başladı o saçmasapan oyun. ve muhtemelen de ben başlatıyorum bu saçmalığı her defasında.

yapamayacağım. biriyle birlikte olmak için hazır değilim.

olmuyor. bırakamıyorum kendimi birine. bırakmamalıyım.

sevgiler
jk


Eylül 27, 2014

something happened!


bugün itibarıyla artık aramızda bir şeyler başladı sanıyorum.

ben de neyin kafasını yaşadığımı bilmiyorum. ama içimdeki koşarak kaçmak isteyen kadını çoğu zaman çok zor zapt edebiliyorum.

evet, onu arkadaşım olarak köpeğini de kedi olarak görmüyormuşum. tam anlamıyla ne olarak gördüğümü ben de bilmiyorum. henüz. bu nedenle artık bir şeyleri sesli dile getirsek de yasak bölgelere* dokunmuyoruz. yani birlikte uyumak, sarılmak, belki küçük bir öpücük ya da onun uyuduğumu düşündüğü zamanlarda boynuma kondurduğu öpücükler ve küçük okşamalar dışında bi şey yok.

film izliyoruz. gözlerim doluyor. sonra onun fark edip filmi durdurması üzerine çok saldırgan bir tutum geliştirebiliyorum. normal bir insanı çileden çıkaracak kadar şikayet etmiştim birinde mesela. ya da bir anda çok sinirlenip tavır alıyorum mesela. ama her ne olursa olsun kendim gibi olabiliyorum. dahası o da katlanabiliyor. tıka basa yediğim, ağzıma kocaman lokmaları sıkıştırmaya çalışırken bir taraftan da konuştuğum filan vakidir yanında. dert etmiyorum. beni belki 1-2 kez makyajlı görmüştür. belli ki o da dert etmiyor.

iyi hissettiriyor özetle. germiyor beni.

aslında nasıl olduğunu tam olarak bilememekle korktuğum şeylerin de farkında olduğunu sezebiliyorum. mesela aramızda şöyle bir diyalog gelişti.

-özgür bir kadın imajı çiziyorsun ama öyle değilsin.
-ne alaka?
-o zaman sen de istiyorsan birlikte olurduk. duyguları mesele etmezdin.
-hayır. daha önce tatsız bir tecrübe yaşadım ve aynı şeyi tekrar yaşamak istemiyorum.
-anlıyorum. ama sana zarar vermeyeceğimi de biliyorsun bence.
-nasıl yani? hayır, emin değilim.
-biliyorsun bence. şehrin öbür ucundan o yağmurda senin için geldim. sırılsıklam olmuştum ve sen "1 dakika 1 dakika" deyip kılını bile kıpırdatmadın.

ve evet, benim için çabaladığını görebiliyorum. ve evet, gerçekten sırf göz göze gelmekten kaçınmak için kapıdan girdiğinde donuna kadar ıslanmış olmasına rağmen yanına gitmemek için çıt çıt kuzenimle whatsapp'tan yazışmaya devam ettim.

şimdilik bu kadar...

sevgiler
jk

ps: ama bi taraftan ben ona motosikletle gelmemesini şiddetli yağmur beklendiğini söylemiştim, dinlemedi.

ps II: bu yaz gerçekten çok gezdim. fotoları arşivlerken yazdan kalma bi foto buldum bloga uygun.


Eylül 25, 2014

şans vermek yok, zaman kaybetmek var!


çok yorgunum.

geçen ay leyleği havada görmüş olmalıyım bu ay gerçekten çok seyahat ettim. izmir-istanbul-safranbolu-istanbul-gaziantep-istanbul yapmış bulunuyorum an itibarıyla 3 hafta içinde.

işler filan deli gibi birikti.

bu arada adrien aradı. kendisine bir başkasına aşık olduğumu söyledim ve 'dostça' görüşmeye başladık. hayatı pek iyi gitmiyor anladığım kadarıyla. ama bu halde bile beni sinirlendirmeyi başarıyor. bu akşam aramış, bir saat sonra gördüğümde yazdım kendisine. bu arada uçak dön babam dön havaalanının içinde turlayıp duruyor. yemek teklifini geri çevirdim ama kahve içmeyi teklif ettim. e ben de yorgunum, çalışmam gerek, haftalardır eve doğru düzgün uğramadığım için etrafı bok götürüyor. mutfağın kapısını açıp içeri bakmaya tahammülüm yok. eve geçer, valizleri bırakırım. sonra dışarda kahve içip bir şeyler atıştırıp döner çalışırım, diye düşünüyorum. neyse. öyle yapalım böyle yapalım, derken. hasta olduğu aklına geldi. sonra görüşelim, deyip caydık. ben kahvemi içip geldim, tek başına.

* * *

şu aramızda saçma sapan bir yakınlaşma olmasını arzu etmediğim half blood ingiliz 'bir arkadaşım'la da aramızda saçma sapan bir yakınlaşma oldu. birkaç gün önce. yatmadık. hatta öpüşmedik bile. benim odamda çıkıp kaybolan böcek yüzünden salonda birlikte uyuduk. gece bana sarılmış, boynumu öpen bir adam vardı. sabah ikimiz de yataktan çıkmak istemiyorduk. aramızda da saçma sapan diyaloglar dönüyordu. etrafımdaki çok pardon ama 's.kim hıyar diyene bir avuç tuzla koşan' bir grup kadın arkadaşımın da katkılarıyla ki gerçekten çabalayan bir adam gördüğümü de düşünüyorum, benim kafam karıştı. 'şans ver, şans ver' diye ciyaklayan seslere ve karşımdaki adamın çabasına kayıtsız kalamadım. zaten bi de böyle şehir dışındayken özlediğimi filan hissettim. bir şey olduğunda ona haber verme ihtiyacı duyuyordum. ben aramasam "hayırdır, kafasını ütüleyecek başka birini mi buldun' diye o iletişime geçiyordu. nitekim dün tuhaf kokular almaya başladım kendisinden. bugün çıt yok. bakalım yarın ne olacak? eğer yarın kendisinden ses çıkmazsa, ilk aradığında ki ben aramayacağım için arayacağından eminim, yanıtım net olacak: 'elini görüyor ve artırmıyorum. çekiliyorum şekerim, kendine yeni oyun arkadaşları bul. mesafe koyalım' diyeceğim. tam olarak bu cümlelerle.

* * *

yani gerçekten bu gerizekalılara baktıkça mr white nights'ın imkansız aşkını beklemek onun için çabalamak daha anlamlı geliyor. cidden! türk erkeğini artık anlık heveslerin insanı olarak tanımlıyorum. regl olduklarına inanıyorum hatta. dertsiz başa dert açmak gibi geliyorlar. herbiri kendi klasmanında apayrı, nev-i şahsına münhasır dertler hem de. yani bu adamlarla çocuk filan yapmayı öyle uzun soluklu planları filan bırak iş çıkışı akşam programı bile yapılmaz. valla! o yüzden de en ufak bir yakınlaşma halinde bile koşarak kaçmak istiyorum. içimdeki "uzaaaa uzaaaaa" diye ciyaklayan kadına kulak vermek zorunda hissediyorum kendimi.

ps: eskiden olsa kızmaz hatta umursamazdım. ama bir gerizekalıyla ve onun sikimsonik projeleriyle o kadar zaman kaybettim ki vaktim çok değerli artık. planlı, programlı, sözüne sadık olmayan, yiyemeyeceği boku vaat edip duran, gerçekle bağı zayıf, kafasına estiği zaman gelmek kafasına estiği zaman gitmek isteyen, ben merkezci, seni ona tâbi olmak zorunda bırakan filan herhangi bir insana en ufak tahammülüm yok.

ps II: ay gerçekten var mı acaba bana göre biri dünyanın herhangi bir yerinde? ve daha önemlisi, biz bulabilecek miyiz birbirimizi?

ertesi sabah eklemlenen edit: evet, gece 3'te aklına gelmişim bir an, mesaj aldım kendisinden. sinirim hafifledi.

sevgiler
jk


Eylül 06, 2014

kadın-erkek arkadaşlığı

bir arkadaşım var, anladınız sanırım bir er kişi. akıllı, iyi eğitimli biri. kadın erkek eşitliği vs kavramları hazmetmiş olduğunu düşündüğüm ender insanlardan. bunu da yarı ingiliz olmasına bağlıyorum. neyse, dağıtmayalım. 

eski erkek arkadaşımla olan süreci az buçuk biliyor. tanışmışlardı da gezi işgali sırasında. gel zaman git zaman -onun da uzatmalı ve hastlıklı bir eski ilişki durumu gündemdeydi- benim çok yakın arkadaşlarımdan biriyle de -biraz da sanırım hatun kişinin ısrarı üzerine- yakınlaştılar. sonra görüşmeyi kestiler. benim için değişen bir şey olmadı. başından beri hep aynı yerde duruyor bu arkadaşım. ama dün gece bir saçmalık oldu. bendeydi. film izliyorduk. ben bütün akşam havanın ne kadar bunaltıcı olduğundan dem vurup şikayet etmiştim.

onun bacağına yasladığım yastığa başımı koymuş uzanıyordum, o da oturuyordu. kolu da omzumdaydı. ben uyuyakalmışım. bir ara birinin 'uyudun mu' diye sorduğunu duydum. bal gibi uyuyordum ama saçma sapan yerlerde film izlerken uyuduğumda biri 'uyudun mu' diye sorarsa yanıtım fikstir: 'yoooeeöğ ne alakası var, uyumadım!' ve tam o sırada saçlarımı okşayan bir el hissettim. işte o zaman zınk diye uyandım. şefkatli bir hali vardı ama biraz yavşaklık kokusu da alıyordum, 'bir tane vantilatör var, istersen burada benimle yatabilirsin' dedi karşımda arkadaşım. 'yoo, ben kendi yatağımda yatarım uyurken vantilatör açmıyorum' dedim ve kaçtım oradan. sonra da hiçbir şey olmamışçasına birbirimize her zamanki gibi davranmaya devam ettik. ve ben 'good company', 'hang out' durumu devam etsin istiyorum. bir taraftan onu üzmek son isteyeceğim şeylerden biri olur. aramızda şaçma sapan bir yakınlaşma da son isteyeceğim şeylerden bir diğeri olur. onun beni bir şekilde üzmesi son isteyeceğim şeyler arasında ilk üçe oynar. önem atfettiğim bir arkadaşımı kaybetmek en son isteyeceğim şey olur. 

bir taraftan ona karşı rahat tavrımı kendine yorup dengesizce davrandığımı ve onu yedeklediğimi filan sanması asla istemeyeceğim bir şey olur. tamam, aramızda bir kadın-erkek gerilimi yok değil ama sınırlarımızı da hiçbir zaman aşmadık. ayrıca eski sevgililerimizi yahut benim iskandinav bir koca bulma çabalarımı filan da biliyor ve üstüne geyik yapıp güldüğümüz bir durum da mevcut. 

sanırım onunla konuşmalıyım.


sevgiler
jk


Eylül 03, 2014

c'mon maaaaaaaaan! (I)

şu koala ruh eşim olabilir!

onca işimin arasında bir de saçma sapan takıntılı ve kendini pek akıllı sanan erkek profilleriyle uğraşıyorum.

örnekse biri bu: geçtiğimiz günlerde bir sahaf arkadaşımın doğum günü vardı. facebook davetinin haricinde partiden bir-iki gün evvel özel olarak davetini yineledi. ben de uğrayacağıma dair söz verdim. nitekim yakın bir kadın arkadaşım -ablam, demeliyim belki- boşanıyor, eşyalarını paketlemeye yardıma gidecektim aynı gün. ve ben kıçımı kaldırıp ona gidene kadar o beni aradı, "bitirdim, bira içmeye gel yalnız olmak istemiyorum evde" diye. ben de bir kot, bir tişört tabii meteorolojinin istanbul'da fırtına uyarısı nedeniyle sonbahar için en uygun ayakkabılarım ve trençkotumla çıktım evden. tam metrodan indim, merdivenlerden çıkıyorum bir mesaj geldi ablamdan ex kocası konuşmak üzere eve geliyormuş. neyse o gelene kadar biz çay içip dedikodu yapıp atıştırdık ve ben de taksim'e doğumgünü partisine geçtim.

birkaç saat oturdum orada. gerçekten hepsi birbirinden enteresan çok farklı alanlarda çalışan, çok farklı sanat dallarıyla uğraşan insanlar tanıdım. hatta genç bir kadınla tanıştım ki nathaniel'la aynı dizide çalışmışlar ama tabii hiçbir şekilde nathaniel'ın adını dahi ağzıma almadım.

velhasıl orada ben minik bir taburenin tepesinde tünerken hemen yanımdaki dergi yığınının tepesinde oturan bir adam vardı, sanırım doğumgününe gittiğim arkadaşımın kuzeni filan. onunla aynı küllüğü ve aynı çakmağı kullanmamız dışında hiçbir diyalogumuz olmadı. sadece bir ara neden hatırlamıyorum ama muhtemelen adamın jöle kıvamına gelmiş olması bana belimin açık olup olmadığını düşündürdü ve kontrol ettiğimde pembe penye çamaşırımın ulu orta açıkta olduğunu fark ettim. bluz yeterince uzundu, pantolon kesinlikle düşük belli filan değildi ama yine de o haldeydim. usulca kapattım belimi ve adamın da en az çamaşırım kadar pembe suratını görmezden gelerek takılmaya devam ettim. her neyse...

ayrılırken bende birkaç tane daha çakmak olduğunu söyleyerek çakmağımı bırakıp çıktım.

olayın üstünden 4-5 gün filan geçti. bu sabah bir facebook mesajıyla uyandım. "sonunda sizi buldum. çakmağınız hâlâ bende" yeay!

kısa süreli bir sinir harbinin ardından onu yok saymaya karar verdim ve hayatıma kaldığım yerden devam ettim. taa ki öğleden sonra tekrar bir mesaj alana dek. özetle attığı mesajın yanlış olduğuna karar vermiş özür diliyor. hayatında hiç çakmak taşımamış-mış kendini doğru ifade edememiş-miş falan filan. pfffffffffffff! bana ne! cidden?! ba-na neee!!!

ya hakkaten cesaret hapı filan mı alıyor bu insanlar, aklım almıyor. bu neyin özgüveni hocam? neyin kafası ya? ve gerçekten aynaya baktığında ne görüyorsun orada? johnny depp, brad pitt, daniel day lewis, mark ruffalo, george blagden... hak'katen... yapmayın ya.

ps: ben j. white'tan (norveçlinin adı bu olsun, belli ki onu bir süre daha anlatmalara doyamayacağım) bir mail almak umuduyla her yeni güne uyanırken adam beni ekstra sinir etti. zaten mail kutusu her yandığında acaba j. white mı diye kalbim kıpır kıpır oluyor ve çok ender hayal kırıklığına uğramıyorum.

ps II: bu arada cidden yeryüzünde ingilizler kadar güzel aşık olabilen başka bir tür var mı? bence yok!


Eylül 01, 2014

sevgilim eylül ve ben


şu sıralar hep ben hep ben... başlıklarda da ben. ben ben ben ben. ahahha! aklımı yitirmedim sadece bunca işin altından nasıl kalkacağımı bilmiyorum. uzunca bir süredir, sırf kendi mesleki tatminim için global ölçekte ülkelerin ekonomilerini değerlendiren bir makale yazmak istiyorum, bizim site için. ama hâlâ fırsatım olmadı. çok serdim tabii. o parti senin bu parti benim, düğünler ve arkadaş toplantıları arasında mekik dokumaktan ve çılgınca para harcamaktan fırsat bulamadım, evet.

eylül ayında erkekler ve erkeklik konferansı için izmir'e gidiyorum. sonra da zaman zaman toplantılarını takip ettiğim lgbti aktivisti bir grup var onları takip etmeye devam ediyorum. ama bu ay benim kendi haberlerim dışında bir ekin sorumluluğu bende haftaya 3 gün istanbul dışında olacağım da düşünülürse adeta 10 günde bir kitap yazmam gerekecek. bana uyku yok artık!

nasıl olacak bilmiyorum ama konsantrasyonumu bin parçaya bölersem altından kalkmam mümkün değil bunca işin. ama bir taraftan da hem her şeye yetişmek hem her şeyi okumak hem her yerde olmak hem de eğlenceden geri kalmamak istiyorum. peh! kristal elma da yaklaştı ona da katılmak istiyorum, aylar öncesinden planını yaptık.

aaaaaaaaaa! elimde bin tane dergi, bin tane makale, bin tane kitap var beni bekleyen. ve ben bu yaz gerçekten eğlenmeye doydum. artık durulmalı ve çalışmalıyım. daha yarım kalan öykülerimi tamamlayacağım. bi de aptal gibi sözlükte zaman kaybediyorum.

bir arkadaşım da eksik olduğum matematik, istatistik gibi konularda bana takviye yapıyor. gideceğim ecnebi memleketinde kolay iş bulabilmemi sağlamak adına indesign, quark gibi programlar öğrenmeye başladım. sağolsun görsel yönetmenimiz kırmadı iş çıkışı haftada 2-3 gün akşamları 40-50 dakika bana ders veriyor.

bu iş bu yıl biter ve seneye de işte kısmet :)) belki de çocukluğumdan beri hayalini kurduğum gibi bir yerde gazetecilik yapma fırsatı bulurum ve hiçbir yere kıpırdamam. belki kıpırdarım. şu anda tek yapmam gereken büyük bir dikkatle çalışmak!

ps: çok açım! yiyecek bir şeyler hazırlamalıyım acilen. midem kazınıyor. keşke bana yemek yapan bi annem olsaydı.

sevgiler
jk