Haziran 09, 2014

-----architect guy------


eveeeet, architect guy'ın da üstünü çizdim. hayırlı olsun. iki-üç gündür açmıyorum telefonlarını. az önce yine aradı. muhtemelen bu hafta içi bi gün ahl'ye inecek, "geldim" diye aramasın beni. kankiştosunu görsün, gitsin.

şimdi güzel güzel konuşup ediyorken, "eahhh bu da ergen" dedirtti bana ki iç sesim "olmaz cosi, kendine gel, olmaaaaaaaaaaaaaazzzzzzzz" diye ciyaklayıp duruyordu zaten. üstünü çizdiren konuşmanın bir bölümünü cımbızlayıp vericem. gerisini siz tasavvur edin, beni yormayın piliiis.

-josephine biz seninle neden konuşuyoruz?
-bilmem, ben sana bi teşekkür mesajı gönderdim, öyle psikiyatriydi, terapiydi, ilaçtı gidiyor.
-hayır, ben senin nereden aklına geldim? arayacağını biliyordum ama 5-6 ay sonra, n'oldu? sıradan aklındaki adamların üstünü çize çize gittin, "aa bi de bu vardı, du' bi' arıyim mi," dedin?
-hımmm... şöyle ki (hassiktir beklediğimden daha zekice bi çıkış oldu bu) şöyle ki tatsız bir şey yaşadım (kıvırmayayım ama gereksiz detaylarda da boğmayayım kaygısıyla). sonra da çekmecede tesadüfen (külliyen yalan, attım onu ben) senin bestfriend g'yle gönderdiğin çöp poşetini bulunca, numaranı istedim N'den. zaten ara ara aklıma geliyordu, bi teşekkür borcum vardı sana.

konuşmadan başka bi diyalog da -devamında- şöyle gelişti:

- şimdi ben oraya geleceğim, sonrasında sen buraya geleceksin. ama devamında ne olacak? yani bi' de bana "iyi bir adamsın sen" filan gibi yüklemeler yapmışsın o mesajında. böyle misyonlar yükleme bana. ben de kötü çocuk olma hakkımı kullanıyorum. yani sandığın kadar iyi bir adam olmayabilirim hatta değilim. o tabiri de kullanmayı sevmiyorum ama çapkın bi adamım ben. güzel kadınlar da ilgi alanıma giriyor tabii. bla bla bla... (uzun bir açıklama, benden tepki bekleyerek tepki alamadıkça toparlamakla daha çok dağıtmak arasında gidip gelen...) yani tabii ben seninle geçirdiğim o geceyi unutmuyorum. benim için de vahşi bi cazibesi vardı yaşananların. nihayetinde bir kadınla sevgilim değilse ya da birlikte olmayacaksam sarılıp yatmam ben. ama sen de yalnız kalmak istemedin ben de nihayetinde. hayır, çok güzeldi ama. bik bik bik...
- ....
- sustun sen, hoşuna gitmedi bu söylediklerim. keyfin kaçtı senin.
- ...
- keşke yapmasaydık bu konuşmayı. gereksiz bir konuşma oldu di mi?
- biraz. (kaçan keyfimi hiç gizlemeye gerek duymayarak berbat bir sesle ama onun sandığının aksine hayallerimdeki beyaz atlı prensi kaçırdığım için değil, haftasonu planımı bok ettiği için)
- yok çok gereksiz bir konuşma oldu.
- bu anlattıklarından ben şöyle bi sonuca ulaştım: "bana aşık olma cozefin, seni üzerim." de... pardon nereden bu özgüven?
- ya hayır aslında. öyle değil. yani... nasıl söylesem? o çok iddialı olur tabii. kem küm.
- (öyle ortalanmaz, böyle açılır) (gayet keyifsiz bi sesle) neyse... boşver architect guy'cım ya... dert etme. gelince ararsın.
- peki, o zaman bana müsaade.
-hadiii, byess.

gerçekten romantizm katili odun erkek diye bi tabir var ya, hah işte ondan. benim kadar taş düşsün hepinizin başına. ben bilmiyorum bunları, hesap etmiyorum gelince aramızda bi şeyler olur mu, olmaz mı. ne salaksınız ya. gelinliğimi giydim, elimdeki dev kafesle bekliyorum. 720 km mesafeden ilişki çıkarmaya çalışıyorum. bi' akışına bırakamıyorsunuz, sürekli bir dürtme, bir müdahale hali. "beni sevme", "beni sev" filan direktifler verme hali. offfffff!! of yani. birlikte yapılabilecek bi ton eğlenceli şeyin içine limon sıktı özetle. salaksınız ve ben akıllı bir adam istiyorum. sadece takılacak olsam bile.

hadi byess.
josephine



Haziran 05, 2014

telefonda flört: architect guy


architect guy'la görüşmeye başladık.

evet, pat diye. ben adrien'la birkaç kez daha görüştüm ve anksiyetelerimi azdıracak bi takım saçmalıklar daha oldu, neyse ki idmanlıyım, iletişimi kestim. ona çok kızdığım ve çok eşli olduğunun da benim nezdimde aleni olarak kanıtlandığı bir akşam architect guy'ın telefon numarasını ortak bir arkadaşımızdan istedim. ve ona içeriği çok da önemli olmayan bir mesaj gönderdim. sonrasında yazışmaya başladık. hatta bana "senin beni arayacağından emindim sadece 6 ay sonra olmasını beklemiyordum. daha önce arayacağını düşünmüştüm" dedi. ben dalga geçince de "yaa ne sandın, herkes senin numaranı alıp bi kahve içelim diye peşinden mi koşacak," diye de uzun uzun gülmeyi ihmal etmeden ekledi.

son haftalarda neredeyse her gece geç saatlerde arıyor beni. hatta temmuz başında yaşadığı yere bir seyahat planım olduğunu öğrendikten sonraki gün, haziran ortasında istanbul'a geleceğini ve o tarihlerde istanbul'da olup olmayacağımı teyit etti.

bu akşam mesela yer yer de gerildiğimiz ve birbirimizi yokuşa sürdüğümüz uzun bir telefon görüşmesi yaptık. "biz seninle neden bu kadar çok konuşuyoruz, hiç sevmem telefonda konuşmayı" minvalli... halbuki aradığında dün yaşadığım gıda zehirlenmesi sonucu, iyi olup olmadığımı öğrenmek istediğini, günlerdir çizim yaptığı için 3'er saatten fazla uyumadığını ve hemen yatıp uyumak istediğini söylemişti. 2 saatten fazla konuştuktan sonra aslında muhabbetin biraz da tatsız bir yere gelmesi nedeniyle telefonu kapatmıştık. ben duşa girdim, 15 dakika sonra çıktığımda telefonumda bir cevapsız arama vardı. tabii ki oydu.

ne olacağını bilmiyorum ama gün içinde ara ara telefonum çalmış mı acaba, diye bakarken buluyorum kendimi. keza akşam eve dönerken aklımda architect guy vardı. sonra birden telefonum çalınca ve mutluluk içinde telefona yanıt verince otobüste yanımda oturan kadın bile bendeki bezgin bekir'den çılgınca neşeli ve kahkahalarla gülen, saç savuran filan bi kadına dönüşüm sürecini fark etti. çantamı düzeltmek için hamle yaptığımda kadının şaşkın bakışlarıyla karşılaşıp utandım :)

neyse...

haftaya burada. hissi durumumu bilmiyorum. sadece "nice company" durumu gibi şu anda -ki bestfriend g'ye bile söz etmedim ve architect guy onun fakülteden arkadaşı aslında. bildiğim tek şey bütün haftasonumu onunla geçirmek istediğim. yalnız. baş başa. ama cinsel bir paylaşım olmasını istemiyorum. kahvaltı edelim, film izleyelim battaniye altında. çay yapalım, laflayalım. birlikte çok gülüyoruz, tılsımının kaçmasını istemiyorum. zaten "olur"u yok bizim olayımızın. türkiye'nin güneyiyle kuzeyinde iki şehir... memleketin iki yakasını tutup biraraya getirmek nasıl mümkün değilse bizimki de öyle.

iyi geliyor bana. adrien'ı düşünmüyorum. gün içinde kendimi ne zaman arayacağını düşünürken buluyorum, filan. şimdilik yetiyor. keşke böyle kalsa...

sevgiler
jk

ps: bu şarkı ona beni hatırlatıyormuş. öyle dedi.







Haziran 02, 2014

anket: mimlemece mimlenmece


ben de mimlenmişim madem, yazayım dedim. zaten de anket, en bi sevdiğim. ahmet hakan'da "çatı aday" tartışmalarını dinlerken bi yandan da oturdum yanıtladım. bu vesileyle öküz'e de selam ederim.

blog açma hikayeniz nedir?
bin sene önce filan açık adımla açmıştım bir blog, sonra otosansür hissi ağır basmaya başlayınca yazamaz oldum. birkaç sene önce bu sayfayı açtığımda da artık maskelerim yüzünden pişik olayazdım, sıkıntıdan açtım yani.

blog isminiz nereden geliyor?
kafka benim için "anlamlı" bir yazar... blogu açarken kafka'nın dava'sındaki joseph k sıkışmışlığını iliklerime kadar hissettiğimi düşünmüştüm. heh he çok ergenmişim :)

hangi mevsimi seversiniz?
yazı sevmem, o net. eskiden sonbaharı severdim ama bütün mevsimler birbirine girdiği için artık hangi mevsimde olduğumuzun bi önemi kalmadı galiba. yağmur olsun, güneş gözümü almasın bi de lodos çıkmasın, benim için en bi güzeli.

bu mevsim size neyi çağrıştırıyor?
sonbahardan yola çıkarak yanıtlıyorum bu soruyu. bi kere börtü böceğin yuvasına çekilme zamanı, kedilerin en az tüy döktüğü, pire sorununun sonlandığı filan bir dönem o. bol yağmur, pastel renkler... ısıtan ama yakmayan güneş filan... her şey çok dengeli gibi... evet, dengeyi ve arınmayı çağrıştırıyor sanırım.

kırmızı ruj mu, eyeliner mı?
allık.

blog yazmak sana ne kazandırdı?
bi şey kazandırmadı ya. takılıyorum işte kendi halimde.

en çok etkilendiğin film?
precious... birden geldi aklıma. ama genel olarak "based on a true story" kadın hikayelerini seviyorum. her ne kadar sonrasında dengemi bozacak ölçüde etkisinde kalıyorsam da.

şiir mi, roman mı, hikaye mi?
kötü şiirler ve kötü şairler yüzünden şiirden nefret ettim, hele hele artık ikinci yeniden bir isim zikredenin ağzına çakmak geliyor içimden. ben -kendi çapımda- hikayeler yazmaya çabalıyorum. ama roman okumayı seviyorum. ama bu tabii benim çok hastalıklı olduğum bi konu, iyi roman kötü roman. hatta aynı romanın iki çevirisi bile çok şey değiştirir bende.

hangi tür film/kitap?
sabit bi tür yok galiba. ara ara bi şeylere yahut birilerine kafayı takıp bi süre orayı kurcalıyorum. geçtiğimiz sefer ikinci dünya savaşı'na takılmıştım. kitaplar, filmler, belgeseller hep o temayı işliyordu. sonra sıkıldım. sonra britanya'ya sardım. şimdilerde bunalımda olduğum için hiçbir şey izleyemiyor/okuyamıyorum.

öğrenci olmak mı, iş hayatı mı?
ben ikisini birarada yaşadım ve hâlâ yaşıyorum. o nedenle tercih yapamıyorum, ayrı ayrı değerlendiremiyorum.

kitap okumak mı film izlemek mi?
bu da değişir kafamın doluluk durumuna göre.

klasik giyinmek mi, spor giyinmek mi?
allaam ne sıkıcıyım. ikisinin ortasında bi yol tutturdum ben ya. stilettolu bi kadın olmadığım gibi converse'li bir kadın da değilim.

almaktan asla vazgeçmeyeceğin şey ne?
roll-on. yaz geldi lanet gelsin. herkese benden roll-on!

en sevdiğin yemek?
yemek seçmem ama yemek yemeyi de pek sevmem, sıkılıyorum. ama yemek yapmayı severim bak, o enteresan. lakin uzun açlıklar yaşadığım için makarna, mantı, sebzeli pilav filan gibi karbonhidratları aşkla seviyorum. bi' de işte sos yapmayı çok seviyorum. eğlenceli ve işte tabağı da daha "şık" bi hale getiriyor filan. öyle işte.

en sevdiğin dizi?
bitenler arasında gossip girl, HIMYM'ı sayabilirim. halihazırda masters of sex ve girls var.

özel bir yeteneğin olsa ne olmasını isterdin?
benim linguistic bir kafam var, yaşadığım bi şeyi çok iyi anlatırım ama keşke biraz daha derinlikli bir hayalgücüm olsaydı.

hasta olmanın en kötü yanı? 
up and down... ben lineer çizgileri seviyorum, hayatımdan iniş çıkış eksilmediği için. hastalık da down işte, düşüşe geçiriyor insanı.

alınacaklar listen var mı, top 5 nedir?
olma mı? uçak bileti, elbise, sandalet, küçük altın, pudram bitti bi de. hehe evet düğün var :)

ilk aldığın makyaj malzemesi nedir?
şeffaf rimel. lisedeydim, salak mıyım neyim, ne işe yarıyorsa o.

Haziran 01, 2014

connie carter ve porno


porno... kadınlar için oldukça düşündürücü bir konu. çoğunlukla abartılı ve gerçekçi olmayan bir yaklaşımı var cinsellik olgusuna. tabii bir de birbirini seven iki insan arasındaki en özel anın bir endüstri haline gelmesi, karikatürize edilmesi ve tüketilebilir hale getirilmesi bana, porno filmlerdeki görüntüler kadar çirkin geliyor. lakin yeryüzünde connie carter diye bir varlık olduğundan haberdar oldum ve ilk aklıma gelen şu oldu: yeryüzündeki tüm kadın ve erkeklerin "oybirliği"yle güzel bulabileceği ender bir kadın. zaten çek kadınları da erkekleri de ortalamanın üstünde güzel yaratıklar... şayet bir tanrı varsa onları boş zamanında yaratmış. kadın o kadar güzel ki kıskanamayacak kadar beğendim. 

öyle işte...
bi' not düşeyim istedim.
jk

ps: filmlerinde de hep o kırmızı elli adam var, gıcık mıdır, nedir!

ps II: bir de şimdi "ben en çok omuzlarını beğendim kadının," desem kesin beni çok yadırgarsınız di mi? evet.

ps III: eğitimli bir kadınmış. vay anasını, ne değişik bir durum.

ps IV: bi umut, belki makyajsız o da biz faniler gibi bir kadındır, dedim ve google'ladım ama bir rivayete göre makyajsız daha güzelmiş. şu anda gerçekten moralim bozuk, dondurma yiycem ben.