Mayıs 25, 2014

rüyalarda buluşalım


son zamanlarda favori etkinliğim uyumak. çok güzel uyuyorum haftasonları. haftaiçi de çok güzel uyuyorum -10-11 saat kadar- ama belli bi saatte kalkma zorunluluğu beni benden alıyor. gün içinde uyumak gibisi yok.

mesela bu haftasonu öyle uyudum, öyle uyudum ki ne deşifremi yaptım -şu saatte onunla uğraşıyorum mesela ve onu cumartesi göndermeyi vaat etmiştim- ne 15 dakika eve süpürge tuttum, ne klozeti lavaboyu ovdum ne de bulaşıkları yıkadım. evin diğer kısımları yekten pis sayılmaz ama mutfak tezgahında çay kaşığı koyacak kadar bile yer kalmadı. grandma g görse; "ne o? anan gibi bütün dolapları tezgaha indirmişsin, çeken damarların kurusun" filan der yani. o derece.

öyle işte...
jk

yumurtadan çıkan "date"


evet, spontan bi biçimde yıl sonra biriyle randevulaştım. evvelden tanıdığım gasteci bi çocuk işte. geçen incirli ömür'de eve gitmek için otobüs bekler ve volta atarken karşılaştık. "aa naber" filan diye öpmeye giderken elimdeki kapağı açık su şişesini de dalgınlıkla üstüne boca ettikten sonra yakın yerlerde oturduğumuz ortaya çıkınca "hadi seni eve bırakayım" filan, öyle 10 dk eskileri yâd ettik. ayrıldık. aslında arayıp "bi kahve içelim" diyeceğini biliyordum. nitekim bi kaç gün sonra linkedIn'den buldu beni, derken facebook'tan. naber, nasıl gidiyo iş güç derken bu sabah beklediğim teklif geldi. "oluuur" dedim. adrien'ı aşmam ve başkalarıyla görüşmem, dışarı çıkmam gerekiyor. alt tarafı bi kahve, diye düşündüm.

bu akşam evden aldı, yeşilköy'e gittik. iyi, hoş ama her yerde adrien'la bi anım var. sinirim bozuluyo, burada oturmuştuk, şurada sarılmıştık, aa burada balona nişan almalı o sikko şeyden yapmıştı adrien filan. zaten o da panik, rahat değil belli. cümlelerini toparlayamıyor, salak salak beylik laflar ediyor, derinliği yok, alt tarafı sigaramı yakıcak eli titriyor filan. oturulabilecek bi ton yer varken saçma sapan bi yerde oturduk. sonrasında daha saçma sapan bi hareket yapıp piknikçilerin yanında çimenlere örtü atıp (eve arabasının arkasında mangal takımıyla dolaştığını da bu vesileyle anladım) oturduk. daha doğrusu sıkıntıdan patladık. radyoda hep abuk sabuk ucuz pop şarkılar filan çaldı. yani dinamit yutup kendimi patlatmak istedim sıkıntıdan. iç organlarım sağa sola saçılsın, cesedim tanınmaz hale gelsin istedim.

nerde "burada handmade şarap var, bakalım beğenecek misin" diye abartısız ama şık yerlere götüren, kapımı açan, arabasında her daim klasik müzik kanalı açık olan, birlikte operaya gittiğimiz, sohbet edebildiğimiz ve çok güldüğümüz ve gülerken gözlerinin içi parlayan adam, nerde "bu"?

ölmek istiyorum.
hayat çok sıkıcı ve boktan.

jk

Mayıs 24, 2014

bir delilik hali: sosyal medya


bende mi bi antikalık var yoksa özgüven helyum oldu insanlar uçuyor mu, anlamıyorum.

şu aralar çok sinirli, çok asabi, çok gergin, fena halde kodu mu oturtan, ciddi anlamda cinayet işleme kapasitesine sahip ve sevmediğim her şeye adeta bir sapık gibi takılan bi ruh hastası olduğum için sosyal medya paylaşımları fena halde gıcık ediyor beni.

örnekse; arkadaşım 3-4 yaşlarındaki oğlunun bir vurmalı enstrüman başındaki videosunu facebook'a yüklemiş. önce "aaa, vay eşşek öğrenmiş mi bu bunu çalmayı" diye düşünüyorum. heyecanla tıklıyorum videoya. bi mozart bekliyorum belki, belki sorun bendedir, onu da bilmiyorum. e çocuk işte... rastgele vuruyor sağa sola, kendince de bi şarkı söylüyor. yavrusunu pamuğum diye seven kirpi misali, bir genetik bağ durumu da olmayınca ben ortada "kafa siken bi çocuk"tan fazlasını görmüyorum.

yahut, profil fotoları... ya daha iki sn önce dünyanın en saçma parçalarını kombinleyen üstelik ciddi anlamda şişman olduğunu bildiğim, allah tarafından erkek sesiyle yaratılmış ama kendisi dişi olan bi arkadaşım otobüsün içinde bi fotoğraf çekmiş, aynadan. "vay amk" demekten kendimi alamadım ki cinsiyetçi küfürleri hiç sevmem sevgili bilog, bilirsin.

ya da işte yaz geliyor şimdi, kıç baş ayak bacak filan gider yani.

çok sıkıcı lan. harbiden. kendimi dev bir açıkhava akıl hastanesine kapatılmış gibi hissediyorum. herkeste bi havalar, bi şeyler...

ezik miyim lan ben?
jk

Mayıs 18, 2014

jk terapistte: beni bir psikiyatrist delirtti


başlığımı terapide attım. olup biteni -ağlamaktan pek beceremedimse de- terapistime anlatırken de böyle söyledim: "beni bi prikiyatrist delirtti."

ömrü hayatımda ilk defa terapist-hasta ilişkisi kurduğum/kurmaya hazırlandığım bir psikiyatristin karşısına geçip "ben çok mutsuzum, hayat böyle bir şeyse ben bunun sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum, bana ilaç verin" dedim. ve vermedi. şimdi düzenli bir ilişkim var terapistimle. ve her ilişki başlangıcında olduğu gibi ben "yooo yooo bunu yapamıcam" filan diye kendimi zor tutuyorum. bunu ne kadar sürdürebileceğimi hem finansal açıdan hem psikolojik açıdan bilmiyorum. baştan ömür biçiyorum yine. gözümde büyüyor ve bi faydası olacağına inanmıyorum. dün terapiden çıktıktan sonraki ilk yarım saatte her ne kadar mutlu, daha doğrusu hafiflemiş olsam da -ki o kadar ağladıktan sonra evde de acayip hafifliyorum ve uykum geliyor- terapi sırasında ve gece boyu -uyurken- sürekli bu işe bir son vermem gerektiğini düşündüm. hatta bunu terapi sırasında terapiste de söyledim; 1 yıl buna devam etmemiz gerektiğini öğrendiğimde oradan koşarak kaçmak istedim ve hissiyatımı da belirttim.

terapistten de hoşlanmadım bu arada. muhtemelen yerinde her kim olsa hoşlanmayacaktım zaten. mimiklerini kontrol altında tutamıyor, insan anlattığı şeylere şaşıran bir terapiste bir şey anlatmak ister mi? istemez muhtemelen. o yüzden de arkadaşlarım en absürd sırlarını anlatırken bile çok olağan, herkesin başına gelen bi' şeymiş gibi ifadesiz bir suratla dinlerim. neyse... sırf bu terapi meselesi yüzünden bi türlü rahat rahat uyuyamadım. gece boyu iç sesim bana "bırak terapiyi yeağ n'alaka" deyip durdu. sonuç alabileceğime inanmıyorum. aslında ilaçtan da sonuç alabileceğime inanmıyorum. totalde bi inanç eksikliği var bende. mesela sosyalizmin geleceğine de inanmıyorum, dinlere ve dahi belki tanrıya bile inanmıyorum, insanların söylediklerine inanmıyorum, vs vs. inanmıyorsun da niye yapıyorsun demeyin, işte sağımda solumda insanların bi şekilde inancı var ben de onlar kendini yalnız hissetmesin, onlar da karamsarlığa kapılmasın, diye sürdürüyorum bu oyunu.

bu terapi meselesine de aslında biraz arkadaşlarımın ve adrien'ın zoruyla ikna oldum. terapist problemin ne olduğuna kanaat ettikten ve bana uygun ilacı yazdıktan sonra terapi görmeye devam edip etmeyeceğime karar vereceğim. kendimi bu şekilde sakinleştiriyorum. her ne kadar ikinci seansa bile gitmek istemesem de ortada çok bariz bir problemim var. diğer hiçbir şeyi kabul etmesem bile bunu kabul ediyorum: yeme bozukluğu! yeme bozukluğu kilo kaybına, kilo kaybı deformasyona, deformasyon özgüven kaybına neden oluyor ve kendime/bedenime baktıkça mutsuz olup ağlıyorum. memelerimi özledim. sırf bu yüzden bu terapilere devam etmek zorunda olduğumu anımsatıyorum kendime sık sık.

tabii bir de metrobüsten inmeye çalışırken ve fonda "lütfen inenlere öncelik tanıyınız" diye anons yapılırken ısrarla üstüme çıkmaya çalışan amcayı cinnet geçirip öldürmemem gerekiyor bi' gün.

ya da boş zamanlarımı değerlendirmek için yatağımı hayal etmiyor olmam gerekiyor. eskiden sergi gezmenin hayalini filan kurardım ya da yazardım artık en zahmetsiz biçimde eve dönüp uyumanın hayalini kuruyorum. işte bu yüzden terapiden çıktıktan ve o ilk yarım saatteki şahaneliği süratle üstümden attıktan sonra beyoğlu'nda bir bara gidip iki saat tek başına içtim. sonra barın işletmecisi olan arkadaşım bir süre eşlik etti bana ve en sonunda da beklediğim arkadaşım geldi. eve gidip yatmamak için dün gece yarısına kadar dışarda ve uyanık kalmaya zorladım kendimi.

böyle işte...

sevgiler
jk