Nisan 20, 2014

bla bla bla... (adrien)


geçenlerde adrien aradı, bi' kahve içelim dedi. kabul ettim bir-iki saat oturduk.

"ciddi bir ilişkin var mı?"
"..."
"hayatında biri var mı?"
"..."
"söylesene, evlendin mi yoksa?" (dört aydır görüşmemişiz hepi topu)
"sana ne"
"ne demek sana ne? kıskanıyorum seni."
"ne münasebet"
"benim için özel birisin, başka bir yerin var. biliyorsun."
"kalbim kırık adrien. sen beni kırdın."
"her ne yaptımsa ne söyledimse çok çok özür dilerim. geri alıyorum."
"alma geri. üç gün sonra aynılarını tekrar yapıcaksın. niye alıyorsun ki?"
"..."
"..."
"ciddi bir ilişkin var mı?"
"hayır! ben sen miyim?"
"neden, ben ciddi ilişkiler yaşayıp yaşayıp sana geri mi dönüyorum?"
"..." (erkek orospususun! birileriyle yatıp kalkıp bana geri dönüyorsun çünkü benim kadar güzel, akıllı, genç ve umut vaadeden başka bi' aday bulamıyorsun ama penisine de "dur" diyemiyorsun, demek istedim ama söyleyemedim.)
"neden o gün arıza çıkardın?" (son ayrılığımızda çıkardığım 'ben senin neyin oluyorum' minvalli arızadan söz ediyor.)
"..."
"sen bana aşık mı oldun?"
"... yooooööööööööeeeeeeeeeeeğ..." (öncesinde uzun bir sessizlik, nefes almaksızın, kirpik titreştirmeksizin kurulan uzun bir göz teması ardından ağzımı yaya yaya verdiğim yanıt!)

böyle işte... kalbim kırıktı, canım yanıyordu, deli gibi özlemiştim. elleri her saçıma uzandığında voodoo büyüsü yapılmış gibi yerimden zıpladım. bütün iltifatlarına aduket çektim. "ellerin çok güzel, bayılıyorum parmaklarına" mı dedi mesela, zıplayıp ellerimi masanın altına sakladım "sağa ne beh" diye bağırdım. geçen gün "x'teydim (tanıştığımız bar), seni hatırladım, seninle çekilip sohbet ettiğimiz köşede tek başına oturdum, özledim seni" mi dedi mesela? "yok muydu genç güzel kadınlar" diye sordum, sonra da "ne alaka orada her yer kadın dolu zaten" yanıtına "e iyiiii yürüseydin ordan sen" diye çemkirip renginin bordoya dönmesini izledim. sonra birden sustum. baktım masada tansiyon sustukça yükseliyo, hiç konuşmadım bir daha.

ama ellerine bakmamaya özen gösterdim mesela çünkü dokunamayacağım ellerine bi' daha. güldüğünde gözlerimi kapadım ya da yüzümü çevirdim çünkü özlüyorum, hatıralarımın arasından silinip gitsin gülüşü istiyorum. o samuray topuzuna baktım bi ara, hâlâ benim tokamı takıyordu. samuray kılıcımla o topuzu kesip almak istedim kafasının üstünden. sonra samuray kılıcım olmadığını hatırladım, onun da zaten üç tel saçına nasıl özenle baktığını bildiğimden kıyamadım.

o gece yanıtsız bıraktım barışma talebini. evde -aile durumları da malum yarın gidiyorlar- kireç gibi bembeyaz bir suratla havadan sudan sohbet etmeye çalışmak çok zor oldu. ilk fırsatta duşa girip söylene söylene ağladım. sonra bütün gece -insanlar yattıktan sonra- yine ağladım. kendime acıdım. "öhöööö keşke biraz daha güzel olsam, ondan bu adam bana bağlanmıyoooo" diye sigara üstüne sigara içtim.

sabahın köründe kalkıp tüm gardımı indirdiğim, tüm hislerimi bütün çıplaklığıyla anlattığım -aslında onu kaçıracağını bilerek- bir mail döşendim. şimdi kaçmasını bekliyorum, belki de kaçtı haberim yok. en son "bu yazdıkların bana ağır geldi, biraz düşünmek istiyorum" demişti. üstünden günler geçti.

böyleyken böyle işte...

sevgiler
jk

ps: youtube kapanınca şarkı olayı bitti tabii. duymak istediğim şeyleri hep john legend söylemiş. bu yüzden ağlarken de hep aynı şarkısını dinleyip durdum. sizi bilmem de bendeki tüm durumlara uyan bir jl şarkısı muhakkak var yani.

"This time I want it all
This time I want it all
Showing you all the cards
giving you all my heart
This time I'll take the chance
This time I'll be your man
I can be all you need
This time it's all of me."

Nisan 11, 2014

the lonesome cowboy



yalnız yaşadığım evime bir aile ziyareti düzenlendi. birkaç gün kalıp doktor/hastane işlerini tamamlayınca döneceklerini düşünmüştüm. doktor randevusu/muayene süreci bitti ama istanbul dışında bulunan aile dostlarının ayın 15'inde dönmesi ve ona yapılacak ziyaretler filan konuşuluyor şu anda. içim sıkışarak dinliyorum, ayın 15'ine kaç gün kaldığına parmak hesabı filan yapıyorum. bi' ton problemimin arasında bana kedi kılı, sabah kahvaltısında bal olup olmaması, kedi kılı, öğle yemeğinde ne yeneceği, kedinin koltukları tırmalaması, kedi kılı, kedinin kum kabının dolması, bilmem kimin ona bilmem ne demesi ve bunun terbiyesizce bi şey olması, bilmem kimle ebesinin birbirine küsmesi, kedi kılı filan hiç ama hiç problem gibi görünmüyor.

amma ve lakin banyoda -nereden geldiği belli olmayan ama kendim almadığımdan emin olduğum- kalıp el sabunun yüzümü yıkadığım süngerin üstünde olması, o süngerin sürekli ıslak olması ve benim onu bu yüzden bir haftadır kullanamıyor olmam, balık sevmiyor olmama karşın bir akşam eve geldiğimde ortalığın leş gibi balık kokması çünkü evde balık pişmiş olması, mutfak dolaplarından taşan beş benzemez tencere, tava, tabak ve bardaklar, kenarları tığ işli havlular, artık camın önünde duran "orta" sehpa, zemini sürekli ıslak olan banyo, "şundan ye bundan da ye kendine bakmıyorsun"lar, işsiz olduğum ve mümkünse sakinleşmek istediğim şu birkaç günde sabahları müge anlı'nın ciyak ciyak sesiyle uyanmak falan büyük problemler...

bu nedenle aile için söylenebilecek en güzel şarkı; "seni uzaktan sevmeeeeeek aşkların en güüüüzeliii..."