Mart 29, 2014

sadece işi değil sektörü de bırakıyorum! bitti!


ve evet, bir medya macerasının daha sonuna geldik. geldim.

bundan tam bir yıl önce pek sevgili, mevcut çalıştığım şirket ayda bin lira maaşla işe aldı beni. aileme ayrıldığım yerdeki maaşımı söyledim. "ayrıldığım yer" diye bir yer yoktu oysa, çünkü aslında ailemin çalışmaya devam ettiğimi sandığı, bana echeneis'leri andıran, dilinin kemiği, üslubunun ayarı, ürettiği içeriğin tutarlılığı olmayan kıytırık, 'dindar gibi' ama dindarlığın "hit" getirmediğini bildiğinden, reklam için çıplak kadın galerilerine bel bağlamış o online mecradan çoktaan atılmıştım. bu sadece birkaç hafta süren maceramda da iş görüşmesi sırasında anlaştığım/almayı ümit ettiğim para olan 1800 liraydı ve aileme onu söylemiştim.

tabii ki sıkıcılığıma bayılan ve kendime de tapan, başarılı olacağına sarsılmaz biçimde inanan bir bünye olduğum için, işten atılırken öne sürülen "ntv'ye göresin" bahanesinin "sıkıcısın, yaptığın haberler hit almıyor", "bize fazla geliyorsun"un "sana verecek paramız yok", "senin baya iyi ingilizcen de var, başka yerleri hak ediyorsun" demenin ise "çıplak kadın fotoğrafları hangi ecnebi sitesinden araklanır bihabersin" demek anlamına geldiğini daha önceki erkek arkadaşlarımla olan tecrübelerimden (ben seni hak etmiyorum!) çıkarım yaparak aslında gururla karışık bir kaybetme hissine boğulmuş ve göz yaşları içinde yakın arkadaşlarıma anlatmıştım. ama aileme durumu izah edemeyeceğimi düşünerek onlara hiçbir bilgi vermeden sessiz sedasız, çokça da gururum ayaklar altına alınmış gibi hissederek garsonluk yapmaya başlamıştım. ("garsonları küçümsüyorsun" filan diye tatave yapmayın lütfen. 3 yaşından itibaren beyaz yakalı olmaya programlanmış biri için yüzüne gözüne bulaştırmadan mavi yakalı olmaya çalışmak çok zor bir durum. o mütevazı maskelerimizin altında nasıl mangal gibi egolarımız olduğu hepimizce bilinen bir gerçek, dürüst olalım.)

o yüzden üzgünüm, büyük büyük dedem II. abdülhamit döneminde istanbul'da meşrutiyet yanlısı gazeteler çıkarmadığı için benim "zor da olsa 'havalı' ve 'o zorluğun altından da braveheart'lar gibi kalkmıştık' temalı" gazetecilik anılarım yok. olmayacak da. ben 35 liralık elektrik faturasını zamanında ödeyemezse bir hafta içinde elektriği kesilen insanlar olduğumuz için karanlıkta kalınca çok havalı olanın da ezik büzük duranın da eşitlendiğini tecrübeyle bilen insanım.

her neyse, laf çakma telaşına kapılıp konuyu dağıtmamak lazım, ne diyordum? ha, birkaç ay gibi kısa süreyle garsonluk yaptıktan sonra bulduğum ve garsonluktan kazandığım paranın az da olsa altına çalışmayı göze aldığım bu çok sevgili şirkette, "işte kendi sıkıcılığımla boy ölçüşebilecek bir mecra buldum, nasılsa ben burdan alır yürürüm" diye kendime verdiğim gaz ve coşkuyla neredeyse şampanya patlatacak kadar mutlu bir biçimde işe başladım. aileme de 1800 lira kazanmaya devam edeceğimi söyledim. "bin lira kazanıyorum, öncesinde de siz beni tasvip etmediğiniz uyduruk bir sitede çalışıyor sanırken aslında garsonluk yapıyordum ehe, ayrıca da o beğenmediğiniz 1800 lirayı mumla arayıp da bulamıyorum" diyemeyeceğim için. neden, diyen olursa diye söylüyorum. şöyle ki benim gayet işçi-memur emeklisi bir ailem ve onların da çoğunlukla mavi yakalı, işçi sınıfından sülaleleri var. bizim jenerasyonun eğitim almasına da ellerinden gelen azami özeni gösterdiler ve ne hikmetse benim aile eşrafımdan 4-5 bin liraların altına kazanan kimse yok. olan da en az 4-5 bin lira kazanan kocalar buldular kendilerine. öss'de çok daha iyi puanlar almama ve çok daha iyi bir bölümde, namı yürüyen bir üniversitede öğrenim görmeme rağmen bir tek "ben" sürünüyorum. öyle değişik paradigmalar var işin içinde.

yine dağıldım, demem o ki şimdi son çalıştığım gastede gsyh ile gsmh yahut dış ticaret açığı ile cari açık arasındaki farkı bilmeyen insanlarla ve içlerinde en düşük ücreti alarak çalışıyorum. alıp yürüyeceğim filan da yok, daha patronlarımız yaptıkları boktan ve batık yatırımlarının bedelini bize ödetmeye hazırlanıyor ve maaş kesintileri gündemde. artık atılmayı bekliyorum, 3 kuruş tazminatımı alıp mümkünse mesleği de sektörü de bırakıyorum. quit! quit!

sevgili gastecilik mesleği, ailem dahil ortalama insanı bunca yıl bana güldürdüğün, suratlarındaki müstehzi tebessümü dehşet içinde izlemek zorunda bıraktığın, okuma-yazması olmayan alt komşumdan gazeteciyim deyince "olsun kızım hırsızlık yapmıyon ya"lar işittirdiğin, milyon dolarlık yatırımları cebimde 1,5 lirayla takip ettirdiğin, "çevik kuvvet"i çelik kuvvet sanan işi "fancy" bulduğu için hobi olarak yapan özel okul bebeleriyle aynı paralara çalışmak zorunda bıraktığın, iş ararken aslında bir emmisinin/akrabasının çocuklarına yer tutan ama bunu bana madem biliyon ingilizce mülakat ver bakalım, diye ifade ettiğin, adeta birer gerizekalı olan patron çocuklarını filan sırtımızda ingiltere'nin siktiri boktan bir okulunda diploma sahibi ettiğin, üstüne yetmezmiş gibi başımıza köşe yazarı yaptığın için gözümde hiçbir kıymeti harbiyen kalmadı. yetti artık! ben tükendim, beyaz bayrak sallıyorum. zira ben kanayan egomu durduramıyorum artık ve sektördeki pek çokları gibi sinir hastası olma arzusunda da değilim -eğer hâlâ olmadıysam. çok parası olan bu mesleği istediği yerine sokup saklayabilir.

son sözlerim de tarihe bir not olarak geçsin, lütfen! eyyyy yüce meslek gastecilik! sen benden daha iyilerine layıksın. öperim.

sevgiler
jk

Mart 23, 2014

ekiyoruuum ek-tim!


adrien'ı kafamdan atamıyorum.

ne zaman yeni bir erkek çıksa ortaya aramızda bir ışık çakması ihtimali olan... adrien hortluyor içimde. sonra da günlerce süren bir yangın başlıyor her şeyi yakıp kül etmeden sönmeyen. rüyalarıma giriyor. bende kalan bir tane tişörtünü "şuursuzca" bulup giymeye başlıyorum. kokusunu arıyor burnum her yerde. içim sızlıyor, canım acıyor.

bu kadar hasret çekiyorken de bir başkasını meşgul etmek istemiyorum. adrien da nathaniel'ın gölgesinde başlamıştı. zihnim tamamen boşalana kadar kimseyi almamalıyım sanırım hayatıma.

o nedenle pazar date'imi ektim. kendimi daha iyi hissedersem haftaiçi buluşabilirim.

ps: yanlış anlaşılma olmasın, evlilik konusunda sabitim. koca arıyorum artık.

sevgiler
jk



Mart 21, 2014

josephine plays again!


boktan bir hafta geçirdim. geçen cumadan başlayan ve bu cumaya uzanan sıkıntılı bir hafta oldu. ama... bu arada da bir "date" durumu gündeme geldi. bayadır görmediğim ve vaktiyle de iş vesilesiyle görüştüğüm birkaç yıl önce hayatımda alfonso varken tanıdığım bir insan. yalnız, sorun şu ki kendisi akademisyen! ta-taa! ve hatırlarsınız ben akademisyenleri artık kategori dışına çıkarmıştım.

soğuk bir kuzey ülkesindeydi bir süredir, türkiye'ye dönmüş. ara ara tivitleşiyorduk gerçi ama döner dönmez ilk iş beni arayacağını düşünmemiştim. birkaç gün önce bir dm aldım kendisinden, "cep numaran değişmiş ulaşamadım," minvalinde. ben de zaten çok asabi, gergin, huysuz, mutsuz, sağa sola çemkiren, sanki şirkette herkese maaşlar yatmış da bir bana yatmamış gibi milleti azarlayan bir tip... bi durdum, düşündüm. bence ben evlenmeliyim artık, koca aramak ev arkadaşı aramaktan her türlü iyidir, dedim. neyse yani. cep numaramı verdim. o da bugün gün içinde aradı, kuvvetle muhtemel akşam bir şeyler içmeyi teklif edecekti ama yemezler! telefonu açmadım ve akşam, iş çıkışı, servise binerken mesaj gönderdim, "sesi kapalıydı bik bik," filan diye. kahve içelim, önerisini bir cuma akşamı bira yahut içinde alkol barındıran herhangi bir şeye dönüştürmesine izin vermedim, özetle. kısmetse zaten hayatıma giren ilk adamı köpek gibi süründürücem, mesele yatak aşamasına gelene kadar. öyle karar verdim! ayrıca bu defa -karakterimin aksine- hiç "kolay mutlu olan bir kadın" olmayacağım, tohumlarını -tüm ihtimalleri gözeterek- her "nasılsın" sorusuna "iyi diyelim iyi olsun" diyerek attım. öğrendim ben, kolay mutlu edilen/olan kadının enerjisine talip oluyor erkekler. tüketiyorlar. hiç gerek yok.

tabii bir de gün ışığında iyice bakı'cam. eli ayağı düzgündü bu çocuğun ama dişleri düzgün değildi, pek yakışıklı da değildi, diye kalmış aklımda. yüz güzelliği mesele değil nitekim, diş olayına takarım ben.

ayrıca ayık kafayla da iyice analiz edi'cem bu heriften koca olur mu, diye. hislerime güveni'cem, kararımı o masadan kalkmadan veri'cem.

klasik babaanne kafasıyla yaklaşı'cam, "nereliydin sen" diye başlı'cam sorularıma hatta.

büyüklerimizin bir bildiği var, ergenliğin alemi yok!

yaşasın ortalama insan aklı! yeay!

ps: adrien da avucunu yalasın, özgüvene bak, sonsuza kadar seni mi beklicem lan it!

ps II: bu arada bütün haftayı karikatürdeki gibi yaşadım, sigara içmekten bi hal oldum.

ps III: ulan sabah kalktım google'ladım. bu da abartmış yani, hemen de yardımcı doçent olmaz insan biraz bekler. inek, n'olcak!

sevgiler
jk


Mart 12, 2014

adrien'a...

en azından ben böyle öğrendim. başka türlüsünü bilmiyorum.

adrien'a...

yazarak rahatlayan bir insanım ben. senin hoşuna gitmese de... yarım bıraktığın, kaçtığın kavgalardan sonra içimdeki sönmeyen öfkeyi sana gönderdiğim onlarca satır mesajlarla ifade ettiğimden olsa gerek. ama doğru ya sen zaten biriyle "tam anlamıyla" bir ilişki yaşamanın ne demek olduğunu bilmiyorsun, belki hiç öğrenmedin, belki metropol hayatı sana unutturdu orası beni ırgalamaz.

zaten bu -hiç eline geçmeyecek olan- mektubu/maili de seni suçlamak için yazmıyorum. az buçuk tanıdıysan beni, berkin'in cenazesinin olduğu bir günde eylemde olmak yerine evde bu satırları yazıyorsam ve haberleri bile izlemiyorsam ki şu an tam da anahaber bülteni saati, başka bir derdim olduğunu anlamış olmalısın. her ne kadar hep aksine hareket ediyorsan da ben senin aslında anlayan/hisseden/sezen tarafının güçlü olduğuna ve aslında duygusal bir insan olduğuna hep inandım. değilsen bile, bence öylesin, bende öyle kaldın.

her neyse... konu bu da değil. o son saçmalığından beri, hani şu 8 mart'ta kadınlar günümü kutladığın kısa mesaj var ya, hah işte o, bak 3-4 gün geçmiş üstünden hâlâ düşünüyorum. hemen hemen ilk bir saat yaşadığım duygusal yoğunlukla gelen ağlama krizinin akabinde, driver'daki kötü amaçlı yazılım gibi zihnimin bir bölümünü meşgul edip durdun. demek ki geçmemişsin. nasılsa yüzüne de söylemiyorum, evet geçmedin, itiraf etmesi çok zor değil karşımda sen olmayınca. o son telefon görüşmesini hatırladıkça özlemle karışık bir kırgınlık ve sızı kalıyor hem bedenimde hem ruhumda. yara almış hissediyorum. su alan gemiye bağlıyorum, bir tarafım ağır ağır batıyor. telefonu kapatırken benim derin sessizliğime karşın, senin kurduğun o birkaç cümlenin acısı en az o andaki kadar yakıyor hâlâ göğsümü, sözlerim/seslerim/tükürüğüm boğazıma düğümleniyor.

"sen akıllı bir kadınsın ama bunu anlamamanı tuhaf buluyorum, ben seninle ciddi bir ilişki yaşamak istemiyorum. Biz takılıyoruz, demek ki duygularımızın yoğunluğu farklı. benim için senin ifade ettiğin anlam "hiç" değişmedi, başından beri böyle. bana iyi geliyorsun, sen aramadan önce makalemi düzelttiğin günü düşünüyordum, seni özlüyorum da sana karşı hislerim de var ama "seninle" yoğun, haftanın 3-4 günü görüşülen bir ilişki yaşamak istemiyorum." 

ya da işte bu minvalde, tam olarak bu anlama gelen benzer cümleler... nihayetinde sen bu kadar düzgün ve doğru cümlelerle ifade edemezsin kendini, hatta ben sıkıştırmasam ve aramızdaki "şey"i her şart altında uçurumdan sürüklemeye çok kararlı olduğumu görmesen etmezdin de. ama hatırlamışsındır şimdi. ben hiç unutmuyorum mesela. o yüzden davranışlarının bir (iyi, güzel, hoş olan, sevdiğim adrien'ı ifade eden) kısmını yok saydım, son sözlerine odaklandım ve senin beni sevmediğine, istemediğine ikna etmeye çalıştım kendimi. çünkü insanın bir yanı hep aksine inanmak istiyor. sevilmediğini/istenmediğini kabullenmeye yanaşmıyor hele hele bir vajinadan ibaret görüldüğünü hepten reddediyor, yok sayıyor. kendini kandırmak, iltihabın tüm vücuda yayılmasını göze alıp yine de o kolu "kesmemek" istiyor. ben kestim. keserim. kendimle gurur duyduğum yanlarımdan biridir bu. sabahlara kadar ağlayıp paket paket sigara içip pijamalarımla işe gitmek, işten atılmak, okulu uzatmak, sınıfta kalmak, ömrümden aylar çalacak depresyonlara girmek pahasına da olsa keserim o kolu. kıçımı hiç yumuşak yere alıştırma-dı-m ben. sonuna kadar mücadele ettim kendimle. yine ederim, deyip kestim kangrenli yerimden seni. defalarca.

ama işi şifa dağıtmak olan bir insanın bu kadar gaddarlaşmasını aklım almıyor işte. "iyileşmeme izin vermiyorsun." o lanet olası, kaçıp kaçıp saklandığın delikten çıkıp çıkıp geliyorsun. gelme! (ya da adam gibi gel geleceksen, diyor ruhumun bir yarısı hâlâ, sonuna kadar dürüst olmaya yeminliyim bu yazıda.) insan kendini kolay kandırıyor. kanmayayım bu defa, dökülsün eteğimdeki taşlar, bitireyim bendeki seni, istiyorum.

ayrılık sürecinden sonra bir süre "çok çirkinim galiba" modunda yaşadım hayatı. baktığım her uzvumda bir kusur buldum ki var. ama biliyorum "o kadar da değil".

mesela öyle, bir bakışta çat diye insanın suratına çarpan yeteneklerim de yok, hani piyasa yapmayı kolaylaştıran. bir ara da bu fena halde takıldı kafama. (okb'yim ya hani, ondan, normal yani.) resim, enstrüman, şiir filan... çok çalışırsam oluyor, olduruyorum. hepsiyle uğraştım, başarılı da oldum ama yetenek parlar, parlamıyordu (haz da yoktu) bıraktım. oldurma hırsım vardı eskiden, öldü mü bilmiyorum ama sanmıyorum ki ölmüş olsun neticede 7'sinde neyse 70'inde de o, insan. neyse...

ben insanın içini açacak güzellikler sunamıyorum, farkındayım. kafam hep meşgul olduğundan olsa gerek, ilgilendiğim/becerebildiğim şeyler hep meşgul ediyor, zaman, çaba istiyor. büyüsüne kapılıp gidilebilecek bi' şey değilim ben. alışmak için, sevmek için aşık olmak için, hor değil hoş görmek için, kibirle başını kaldırmadan bakabilmek için... zamana ihtiyacım var benim. böyle. o yüzden sen 2. ya da 3. buluşmada masadan apar topar kalkıp elinde bir tane kırmızı gülle döndüğünde de bana -yine aynı buluşmada- "seni seviyorum, ben içimdekini tutamam" dediğinde de bir ay sonra evimdeki elektrik süpürgesinin bozuk olduğunu fark edip gizlice aldığın süpürgeyi "sana süpürge aldım, bak ambulans gibi" diye şirinlikler yaptığında da ben öylece kalakaldım, fena halde yadırgadım seni. tabii seni de anlıyorum, tokat atsan oluşur suratımdaki o buz gibi ifade. yetmezse gözlerimi de açarım faltaşı gibi. fena halde kınarım. istemsizce kınayan bakışlarım pek şöhretlidir sevmeyenlerim nazarında.

kafama yüzlerce soru üşüşür öyle zamanlarda, o soruları yanıtlamaktan teşekkür etmeyi de unutabilirim, etsem zaten sesim çok samimiyetsiz çıkar. utanırım mesela ki bu tamamen kendimle alakalı. (diğerleri değilmiş gibi!) aslında sana ihtiyacım olduğunu sanmanı istemem. tüm beyin kıvrımlarım isyan bayrağı çekip hiçbir şeye ihtiyacım olmadığını bağırır öyle zamanlarda. kızarım hatta. sinirlenirim. özellikle o süpürgeyi kafana geçirmek istedim, itiraf ediyorum. halbuki çok zarif bir şey yaptığın, görebiliyor ama gıcık oluyordum. beni yeterince tanımadan bu kadar zarif olabilmene tilttim.

deli gibi ihtiyacım olsa da bir dokunuşa, bir çift samimi bakan göze, ağzından dökülecek tek bir güzel söze -orijinal olmasına gerek yok, aşkım/kızım/yavrum bile/biri olur-, saçlarımdan kayacak bir sıcak ele... ama babamdan da esirgerim bunu ben, hatta kendimden de. bir kız çocuğunun babasına ihtiyaç duymasından doğal hiçbir şey yoktur belki hayatta, ama sorsan, burada sürünürken dahi başıma gelenlerin binde birini anlatmamışımdır. kuyruğu hep dik tutmak için elimden geleni yaparım genelde.

kıskan-a-mam da bu yüzden. yani yine suratımda hissiz bir ifadeyle boş boş bakabilirim, bunu yapmayı öğretti hayat bana. geçti o kıskançlık krizlerine girdiğim günler ve ben bunu büyümek saydım. sözlü mücadelelerin bir kazananı olmadığını fark ettiğim günden beri, ifadesiz bakıp tepki vermemeyi de öğrendim. sen arabanın içinden kaldırımda yürüyen genç kadına çapkın bakışlar atarken ve ben yanında otururken -yine aynı buluşmada, vay amına koyim amma çok şey olmuş o buluşmada, sırf tepki vermemi beklediğin/istediğin, beni ölçmek için yaptığını bildiğimden yaşatmam o hazzı sana. yakın -ama artık benimle görüşmeyen- arkadaşımla bir zamanlar yattığını öğrendiğimde olduğu gibi. sen boş bakan gözlerime bakarken ben senin o kıvır kıvır saçlarını tel tel kopardım, kelleşme sürecini hızlandırdım, haberin yok tabii. olmayacak da.

aramam mesela seni arkadaşlarınla dışardayken, bilirsem bunu. kendimi gösterme meraklısı mıyım ben, hiç değil.

gitmek istiyorum dediğinde tutmam. yakana mı yapışayım, koca meraklısı mıyım? gelmek istiyorum dediğinde de mani olmam yine. üstelik kırılmam da bunlara. üstelik af dilemeni gerektirecek birkaç şey varken ve son kertede sen hem hepsini yapmış hem defalarca af dilemişken.

kötü bir insan değilim, umursamaz bir insan da değilim, sandığının aksine anksiyete de yok (itiraf ediyorum bunların da hepsinin anlamlarını biliyordum ortaokuldan beri ama bilmiyormuş gibi yaptım, sen kendini iyi hisset, bi şeyleri de sen bil, diye.) delirmediysem, bile bile, göz göre göre kırıp dökmem. kimseyi. seni de kırmadığımı sanıyorum. hani sen spermlerinin kötü koktuğunu düşündüğün için kendi avucuna boşalıyordun da sonunda dayanamayıp neden böyle yaptığını sormuştum, hatırlıyor musun? öptüm, geçti sonra. o kötü anı gitti senden ve tekrarlamadın bir daha. bak, hiç fena sayılmam bence. ne güzel sevmişim seni. çünkü sevdiğim zaman, çok severim, olduğu gibi, her şeyiyle, dikkatle, kırıp dökmeden, saçmadan, incitmeden. kokmuyordu ama velev ki kokuyor olsaydı ben yine severdim seni. bir ömür, o kokuyu umursamadan sevişebilirdim mesela. bunları anlatıyorum diye çok özel bi' şey filan sanma kendini, seviyorsam herkesi böyle severim. nasıl seveceğime karışmaya başladığın zaman da giderim, huyum bu. babamdan, annemden, babaannemden, kardeşimden, sevgilimden... herkesten giderim/gidebilirim. geri de dönebilirim belki ama mutlaka bir kere giderim. sen karıştın. hep karıştın hem de. başlarda beni, seni daha çok sevmem için çekiştirdikçe sana yakınlaşmamı zorlaştırdın, sonlarda da seni sevdikçe, kendinden itekledin.

ha ama bak yine bu yönümle pek bir gurur duyarım. boğmadan sevmeyi bilirim ben. sevgimi yeterince gösterip gösteremediğimi bilmiyorum ama boğmadan sevebildiğime eminim. defalarca aramam telefonu açmadıysan, bunu dert de etmem. hatta birkaç defadan fazla çalmasına izin vermem, nasılsa bakarsın zaten. talep etmem. senden beni sevmeni bile istemem ki seven birinin bir parça da olsa bunu talep etmeye hakkı var sanırım. bana saygısızlık etmediğin sürece, yaşam biçimine karışmam. gittiğine geldiğine, giydiğine, yediğine içtiğine. arada bir, beni dinlemeni isteyebilirim ki konuşmayı severim ama illa dinlemeyeceksen kulağına hoparlör dayamam. hoşlanmıyorsan yanında ağlamam. (ama gülerim bak, ister tebessüm ederim, istersem başımı arkaya devire devire kahkahalar atarım. o benim bileceğim iş.) arıza çıkarmam, trip atmam. hoşuma gittiyse de gitmediyse de -rahatsız etme pahasına- söylerim. senden ne istediğimi, ne beklediğimi asla ima etmem. hatırlarsın, barışmak için geldiğin bir gün sana "evlenip çoluk çocuğa karışmak istiyorsan da takılmak kafana estiğinde gelmek, kafana estiğinde gitmek istiyorsan da muhattabı ben değilim. geliyorsun ama bilerek gel" demiştim. hoş sen de sikine takmadığını açıklamanın ilk yarısından sonrasını dinlemediğini bana kanıtladın en sonunda. ama bu da tamamen senin problemin işte. inkar edemezsin, ben sana sürpriz yapmadım.

demem o ki fena değilim, güzel bile sayılabilirim, yani en azından beni beğenen, gizli gizli aşk hayranlık besleyen bu kadar erkek varken çevremde fena olmamam gerekiyor. keza seninle de barda tanıştık, gördün ve beğendin beni. demek ki en azından senin ve çevremdeki bazı erkeklerin beğenisine hitap ediyorum, oy birliğiyle güzel değilsem bile oy birliğiyle çirkin de değilim!

entelektüel sayılırım, çevremdeki insanlar -her şeyin en iyisini bildiğini düşünen teenager'lar değilse- o teenager benimdir! ama yöneticilerim de dahil, en yakın arkadaşlarım da kardeşim de hatta bazen babaannem bile, özetle babam hariç herkes en azından fikrimi sorar, önemser. demek ki berbat şeyler söylemiyorum.

tamam yoluna girmiş tıkır tıkır işleyen bir hayatım yok. onu -birazcık geç kalmış olsam da- düzene sokmaya çalışıyorum, uzun bir kötü dönemden çıktım. ama kimin yoktur ki o kötü dönemleri, uzunluğu değişir belki kabul, ben geç kavrıyorum/kabulleniyorum bazı şeyleri.

kötünün iyisi bir işim var ama mücadele ederim mesela. şimdilik pek para kazanmıyorsam da elbet kazandığım günler de olur. uzun kötü dönemimin sorumlusu da odur, risk alırım mesela. kolay yılmam, hemen pes etmem, dedim ya kaba etlerimi hemencecik kolay olana rahata alıştırmam.

lakin haz severim, haz düşkünüyüm. sürecin ne kadar zor olduğunun/olacağının pek bir önemi kalmaz sonunda beni bekleyen şey "haz" ise. başıma kötü şeyler geleceğini de bilsem hazzın peşinde giderim. çok kötü ve ayıp, biliyorum. birçok şeye bağımlılık riskim var, farkındayım. şimdilik sadece sigara var hayatımda. alkole meyyalim de bundan. sevişmeye meyyalim de. sen tabii bilmiyorsun, sana -güvenmediğim için- kendimi hep "ağırdan sattım", tabii utanıyordum da. senin bana bir şeyler öğretmeni izlemek senin için de benim içinde keyifliydi nihayetinde. onu hemen tüketmek istemedim. benim sana öğreteceklerim içinse zaman olmadı. buna rağmen yatakta bana taptın, biliyorum, zaten sen de hiç gizlemedin. hep şaşkınlıkla karışık hayranlıkla ifade ettin bu konuda hislerini ve fikirlerini. "bana n'apıyorsun, bilmiyorum"du favorim. söyledim mi bilmiyorum ama yatakta ben en çok seni sevdim. ilk görüşte de en çok seni sevdim. tüm o hürrem'e bağlamalarına, sana olan hislerimi sorgulamalarına, dirty talk'larına rağmen. daha çoook eğlenebilirdik ama olmadı.

velhasıl mutfakta da fena sayılmam. yaptığım yemek yenir. yemek yapma, ortalığı toplama, temizlik yapma işlerinde sorumluluk paylaşımı isterim. yalap şap iş yapılmasına da tahammülüm yoktur. evet okb'yim bir işe girişince raftaki bardakların sapları aynı yöne bakana kadar didiklerim, bırakırsam da yerimden kaldıramazsın. bu yönüm kötü. süper değilim, arada sosyal medyada eşeğin kulağına su kaçırsam da insanları sinir etmekten haz duyduğumdan yapıyorum. özeti bu; eksik gedik, kusurlu, ortalama bir kadınım ama giderim var abi! ve hâlâ düşünüyorum işte. seni benim arkadaş çevremden kaçmaya, beni -başlarda çok hevesli olsan da- kendi arkadaş çevrenden uzak tutmaya, gizlemeye iten neydi? ya da ne?

niye sevemedin beni?

buna rağmen hâlâ neden vazgeçemiyorsun? aşk değil, para değil, güzellik değil, şanım şöhretim değil çünkü bunların hiçbiri bende başka bir insanı kıskandıracak kadar bol değil.

kalamadın, gidemedin, sevemedin, siktir edemedin.

böyle işte.

ben yine rahatlamak için yazdım, sen de haberin olmadığı için okumayacaksın. ben yine kendimi ifade etmenin tek yolu bu olduğunu düşündüğüm için yazdım sen de okusan bile istediğini anlayacaktın- nasılsa.

sevgiler
jk

ps: saatler sürdü yazıyı bitirmem ve hep john legend'ın all of me şarkısını dinledim. bu her neyse, hangi uzvu yaptırıyorsa bunu ona, orasından öperim ben bu adamı.



#berkinelvanölümsüzdür


bütün motivasyonumu kaybettim. kedi dün gece eve gelmedi. regl oluyorum. boğazım acıyor.

akşamları makyajımı temizlemeden, dişlerimi fırçalamadan ve dahi üstümü bile değiştirmeden salondaki battaniyenin içinde uyuyakalıyorum dün de öyle oldu, dört bir taraf başlarken uyuyakaldım. sabah 5'te yatağıma geçtikten sonra da uyku tutmadı. yatağın içinde dönüp durdum. uyuyamayınca dizilerimi izledim ve şimdi saat 7 artık kalkmam gerekiyor işe gitmek için ama işe gitmek yerine uyumak istiyorum bu defa da. boğazım kesinlikle acıyor.

***

bu arada HIMYM'da robin'in annesi "baban tam bir sosyopattı, 20'nin üstünde kadınla yattı ve onları yatağa atmak için akılalmaz yalanlar söyledi" dedi. aman tanrım, şehirdeki bütün adamlar böyle artık! boğazım cidden acıyor.

***

dün kötü bir gündü. boğazımın acıması da dün başladı. berkin öldü, ölüm haberini aldıktan sonra boğazıma bir yumru yerleşti, gözyaşlarıma engel olamadım ve saatlerce ağladım bilgisayar başında. o yumruyu ne tükürebildim ne yutabildim.

tüm gün onca işi nasıl hallettiğim, haberleri makaleleri nasıl yazdığım hakkında en ufak bir fikrim yok. neyse ki bugün çok işim yok, dün yazdıklarımı kontrol edip tashih yapıp baskıya göndermem gerekiyor sadece. ama bugünün dünden daha kolay bir gün olacağını sanmıyorum, çünkü bugün berkin'in cenazesi var ve bizim ofisin neredeyse yarısı orada olacak. oldukça yorucu ve sinir bozucu bir gün olacağını düşünüyorum.

her neyse...

kalkıp hazırlanmalıyım. yoksa servisi kaçıracağım.

sevgiler
jk

Mart 08, 2014

being normal


adrien aradı. yani aramadı, mesaj gönderdi. kadınlar günümü kutluyor. o kadar. ne ayaklarıma kapanmış beni affet diyor, ne hal hatır soruyor. belli ki aramaya da cesaret edememiş, 8 Mart'ı bahane ediyor. bunları beklediğim için değil tabii ama aradan yılbaşı, onun ve benim doğumgünlerimiz geçti, ben iki defa hasta oldum ve haberdar olduğuna eminim, kendisi ameliyat ol-muştur muhtemelen. bunların hiçbirinin değil de 8 mart'ın bahane olması çok sinir bozucu geldi bana. kaldı ki kızgınım kırgınım ve dahi barışmaya hiç niyetli değilim. hatta şu aşamada birkaç gün önce burada yazdığım gibi kafasına sıçacak kadar öfkeli de değilim.

bir arkadaşımın -eskiden oldukça sık görüştüğüm biriydi- bebeği olmuş, az önce facebook'ta gördüm. karısıyla bebeğin fotosunu paylaşmış.

ve gözyaşlarıma engel olamıyorum şu anda. çünkü kendimi çok yıpranmış ve yorgun hissediyorum. saçlarımda beyazlar var artık. şimdilik tek tükse bile. benim hiç normal olma, normal ilişkiler yaşama, normal bir aileye sahip olma fırsatım olmadı. hiç.

ve dahası... marjinal/özgün/aykırı olma -her ne boksa adı- fikri bana artık hem hiç "doğru" görünmüyor hem de hiç çekici gelmiyor. normal olmak istiyorum ben. sadece normal.

sevgiler
jk


Mart 03, 2014

bir arkadaşım vs bi' başka arkadaşım



benim bir arkadaşım var, tikinin allah'ı. bir güzellik merkezinde çalışıyor, cilt bakımı filan yapıyor. hayattan "uzaya çıkmak" gibi beklentileri olmayan türden bir kadın. kitap okuyor. şimdi saysam okuduğu kitapların isimlerini bu entel camiada kimseler sümüğünü silmez ama biliyorum ki o kadın tanıdığım herkesten -kendimi de dahil ediyorum- daha çok okuyor. ara ara facebook'tan filan da paylaşıyor, bu kitabı sevmedim, tam bi hayal kırıklığı oldu, falan fıstık. diye.

Mart 01, 2014

karin, yıldız, delikanlım ve sıradan bir cumartesi...


saçlarım şu anda olduğundan çok daha uzundu. adrien'a kızdığım birgün -çok döküldüğü için uzun süredir düşünüyordum- gittim kestirdim, yarısı kadar kaldı boyu ama fazlasına da cesaret edemedim. son günlerde de ofiste ne zaman asansöre binsem, inene kadar aynada kendimi incelerken saçlarımı kısacık kestirmenin hayalini kurar halde buluyorum kendimi. aslında sanırım bi' şeyler S.O.S veriyor bende. ama her şey geçer. bunu çok iyi biliyorum. o yüzden "hiçbir şey yapmadan" beklemeyi öğrendim. hiçbir şey yapmadan (konuşmadan, aramadan, birilerine söz etmeden, eski defterleri karıştırmadan vs...) beklemek çok zor. en azından ben çok zor öğrenenlerden oldum.