Aralık 27, 2014

fırında mercimek var yersen!


işte o arkadaşlarımın tanıştırdığı hani aramızda ciddi yaş farkı olan biri vardı ya, hah işte onunla bir aydır takılıyoruz. aramızdaki yaş farkı hiç hissedilmiyor. ama ara ara geyiğini yapıyoruz tabii. mesela olimpos'un olimpos olduğu zamanlar diyor. sene kaç, soruma "97-98 filan" yanıtı geliyor. akabinde ben de "hımmm o zaman ben ilkokul 3'e gidiyordum" diyorum, mesela. sonra "aman tanrım" deyip gülüyoruz. ardından "beni o zaman görsen saçlarımı karıştırıp gidicektin ahhaha," diye gülüyorum. onun şaşkınlığına da gülüyorum. falan filan. ona bir nick vermeyeceğim ve burada çok anlatmayacağım da. adrien'la nathaniel'la hatta half blood ingiliz arkadaşımla yaptığım her şey ne kadar garip/yanlış/eksik geliyorsa onunla yaptığım her şey o kadar doğru geliyor. tamam arada yine koşarak kaçmak istiyorum ama durduruyorum kendimi. bürokrat bir aileden geldiğinden üniversite bittikten sonra mba ve iş için türkiye'ye yerleşiyor, evveliyatında hep kısa sürelerle burada olmuş o yüzden türk insanına pek benzemiyor. ama zaman içinde o da bazı şeylerden nasiplenmiş tabii.

üstelik aşık filan değilim. üstelik fırtınalı bir aşk vs beklentisi içinde de değilim. evlenip çoluk çocuğa karışma hayallerim yok. sadece güven veriyor. kötücül bir kafası ve ruhu olmadığından emin olabiliyorum, bi şekilde. çok zarif... birlikte tatile çıkmak için planlar yapıyor, sadece dinliyorum. sonra durup "o zaman para biriktirmeye başlayalım" gibi düşünceliliklerle benim gönlümü kazanıyor. üstelik ikimiz de onun para biriktirmeye ihtiyacı olmadığını biliyoruz.

ama tabii bana küçük bir ayar çekti başta. "sen kadınsın, ben de erkeğim. tamam mı? rollerimizi karıştırmayalım. bunu seksist bi şeyler söylüyormuşum gibi düşünme ama nihayetinde nasıl kırıtan bir adam sana çekici gelmezse bana da herkesi yönetmeye çalışan, emrivaki yapan bir kadın çekici gelmez" diye. arada hesap ödeme konusunda "bütün cevvalliğinle hesabı ödemek konusunda direniyorsun yani" diye iğnelese de asla erkeklik taslamıyor. ama tabii "alman usulü ödeyelim"e de dönmüyor iş. başlarda bu hesap mesap ödeme işi baya asap bozucu oluyor çünkü. üstelik erkekler bu konuda çok hassas. bazısı hesabı ödemeye/paylaşmaya kalkınca -yerli yabancı fark etmiyor- bozuluyor bazısı ona ödetince filan. böyle böyle zehir oluyor içtiğin iki tane bira.

her neyse...

bu gece... ilk defa birimizin (onun) evinde buluşuyoruz.

bolonez soslu makarna yapıp film izleyeceğiz. bir şişe şarap eşliğinde...

sevgiler
jk


Kasım 29, 2014

Kasım 28, 2014

you are so vain!


yine adrien yine travma...

işten birkaç gün izin almıştım. kabusa çevirdi hayatımı. yine. 

psikolojisi tamamen bozulmuş. sevdiği kadın bir ortak arkadaşlarıyla birlikteymiş. hastanede insanlar ona karşı kutuplaşmaya başlamış. bla bla. bi şeyler geveledi. ne kadarı doğru ne kadarı yanlış bilmiyorum. adrien bu, isminin adrien olduğundan bile şüphe etmek gerek.

üstelik ağladı. karşımda. tam karşımda. gerçekten ağlayan erkekler konusunda çok sıkıntılıyım. katlanamıyorum bir adamın karşımda ağladığını görmeye.

üstelik nasıl aklını kaçırmışsa benden bu yaptığımı düzeltmem konusunda yardım istedi. zaman zaman tehditkar zaman zaman ağlayarak.

midem bulanıyor.

bana "sen yazarsın, ne yazdıysan birkaç cümle daha yaz, düzelt bunu" filan dedi durdu. uzunca bir süre tam olarak ne istediğini anlamadım. sonrasında açık açık benden "şu tarihe kadar aramızda gerçek bir şey geçmedi, benimki platonikti, o maili de sana belki yaptığım bana adrien'ı kazandırır diye gönderdim," diye yazmamı istedi. bu şekilde onun pis yalanlarına ortak etmek istedi beni. burada amacı kadıncağızı geri kazanmak mı, yoksa mağduru oynamaya duyduğu aşk mı, bilmiyorum. işin aslı merak da etmiyorum. 

bizimki bir tür hesaplaşmaydı artık. umarım bir daha hayatımın sonuna kadar adrien gibi bir adamla karşılaşmam. ona öfke bile duymuyorum artık. sadece midemi bulandırıyor. olup biteni hatırladıkça fiziksel olarak hasta hissediyorum kendimi. sanki midemi üşütmüşüm ya da yediklerim bozukmuş, zehirlenmişim filan gibi.

üstelik çok zor bir konuşmaydı. her zamanki gibi sadece kendisi saçmaladı ve bana hiç kendimi ifade etme fırsatı tanımadı ama yine de benim durumumda birinin o zırvalarına katlanması çok zordu. buna rağmen benim bir kere gözlerim doldu. o ise geçip karşıma suratını büzüştüre büzüştüre ağladı. çok korkunçtu.

keşke daha evvel bi kere ağlarken görseymişim. anında buz gibi oldum. 

bi tanrı varsa insanları adrien gibi kötülük içine işlemiş iblislerden korusun.

sevgiler
jk

ps: ben de bugün itibarıyla daha evvel arkadaşlarımın tanıştırdığı ama sonra arkadaşça görüşmeye devam etmenin daha mantıklı olduğuna kanaat ettiğim biriyle görüşmeye başladım. 15 yaş var aramızda. aradaki yaş farkı biraz kafamı karıştırıyor gerçi...  "öeeh! nikahıma almıcam herifi herhalde" deyip sallıyorum sonra. biraz kafamı dağıtmaya ihtiyacım var. çünkü her şeye rağmen adrien'ın şu son talebi beni acayip üzdü ve rahatsız etti. günlerdir yemek yiyemez bi halde battaniyenin altında oturuyorum. ruh gibiyim.

ps II: ve ben bu adamın -adrien'dan söz ediyorum- kadınlar üzerindeki etkisini anlamıyorum. kendimi de anlamıyorum çünkü o kadınlardan biri de benim, ne yazık ki! bi kafeden içeri girdiğimizde firesiz bütün kadınların dönüp bakması çok yorucu. hâlâ. ve ben hâlâ kıskanıyorum onu.

ps III: white nights bir sosyal medya ağından benim ona tanıştıktan birkaç saat sonra anahtar bırakmama ilişkin bir gönderme yapmış. şaşkın! aslında gönderme amacı bile taşımayan bir söz... ama belli ki şaşkınlığını hâlâ üstünden atamamış. gitmek istiyorum buralardan.



Kasım 10, 2014

'ciddi düşünen' sıkıcı insanlar gezegeni


iki arkadaşım 2014 yılı içinde tanıştı.
sevgili oldu.
sadece birkaç ay sonra evlendi.
yaz sonu yapılan evliliğin ardından ise şimdi bebek bekliyorlar.

geçenlerde bana geldiler. bebek 3 aylık. onlar yine birbirleriyle çok eğleniyorlar ama "daha bi ölçülü" olmuşlar. ya da daha hissettiğim şekliyle söylemek gerekirse eskiye oranla biraz sıkıcı olmuşlar. mesela tanrıtanımaz insanlardan "ya her şey o kadar mucizevi ilerledi ki hiçbir şeyi kontrol etmeye kudretimiz yok. bütün bu olup biteni kontrol eden bi şey var"a evrilmişler. her şeyi o kadar kadere bağladılar ki uykum geldi bi ara.

n'apıyolar abi? evlendikleri gece insanların yiyeceklerine sıkıcılık tozu mu atıyorlar?

ama neyse bunlar evlendikten sonra sıkıcı oldular. ben bi sevgili bulduktan sonra bütün dünyası ondan ibaret olan kadınlar tanıdım. bi tanesi de benim en yakın arkadaşım-dı hatta.

ps: yıl bitiyor. aradığım aşkı hâlâ bulamadım. bu seneden umutluydum.

ps II: 2015 bu yıldan daha hareketli ve heyecanlı olacak :)


Kasım 08, 2014

dinsizin hakkından imansız gelir-miş

piyale madra karikatürü... bu arada zor filan değilim sadece aptal değilim!

adrien'la ilgili son olup bitenleri hızla özetlemek istiyorum.

biz adrien'la sevişmeye başladık ya tekrar. o çok eşli, ben arayıştayım -yani en azından faaliyette bi şey olmasa da birileriyle tanışıyorum, görüşüyorum vs-. ama bu arada ısrarla "çok eşli olduğunu biliyorum bence sorun yok, kasma" dedikçe de adrien ya bu, huyu kurusun, saçma sapan şeyler yapıyor. söylüyor. aklınca beni deniyor vs. hatta işin bir ucu artık adrien tarafından uygulanan sistemli bir duygusal şiddete dönüşmeye başlayınca orada durdurdum.

bu defa ona onun dilinden yanıt verdim. kendisine pek bir şey açıklamaya hacet görmeden, yapmam gereken açıklamayı beni onunla onu benimle ve bambaşka kadınlarla hepimizi aldattığı "resmi" ve eski sevgilisine yaparak. evet, bunu yaptım. kendisiyle ne zaman tanıştığımdan başlayarak olup biteni kadına adrien dışında kimseyi suçlamadan anlatan bir maille açıkladım. tabii ki onun varlığından yeni haberdar olduğumu ama her zaman çok eşli olduğuna dair şüphelerim olduğunu filan da ifade ederek...

bu arada tabii adrien'ı bilmem ama ben inanılmaz üzüldüm sonra yaptığım şeyden sebep. durumu da pek kimseye anlatmadım. çünkü bu durum artık benim için de çizgi dışı. ama ısrarla böyle durumlarda kadınların son koz olarak deşifre etmeleri gerektiğine inanıyorum. nitekim etkili de oldu. hatta beni bir daha ararsa bu defa annesini aramayı düşünüyorum, hatta aramayıp direk kapısını da çalabilirim. içimdeki canavarı çıkardı artık ki o canavarı yakinen karmanın kusmuğu vakti zamanında tanımıştır. kendisi de tanımış oldu bilahare.

neyse...

sosyal mesaja boğmayayım. bu aralar -adrien'a yaptıklarımdan sonra- arkadaşlarım da kafamı dağıtmam, takılmam yahut sevgili olmam için birileriyle tanıştırıyorlar. çünkü onlara bu konuda müsaade verdim. "ben beceremiyorum, bana uygun birini siz bulun bari" diyerek... şu ana kadar ikinci kez görmek istediğim kimse olmadı gerçi ama bu akşam yine biriyle tanışacağım.

zaten white nights'la da neredeyse iki aydır haberleşmedik. ama 3-4 aya kadar kopenhag'da onu bulmayı/yakalamayı umut ediyorum. hoş gerçi hayalimdeki şehir kopenhag değildi ama olsun. bi prag, roma, paris dururken kopenhag... ımmmh! neyse canım.

sevgiler
jk

ps: bu da işte adrien'la bütün ilişkimi özetleyen bi şarkı...

ps II: "ne alaka abi, eski kız arkadaşı öğrense ne öğrenmese ne" diyebilirsiniz ama adrien olup biteni ondan deli gibi saklıyordu, çünkü onu tamamen kaybetme fikrine ve ona zarar verme fikrine dayanamıyor. aynı hastanede çalıştıklarından sebep de sürekli görüyorlar birbirlerini. ikinci olarak da nasıl ki birlikteliğimiz süresince defalarca gelip benden özür dilediyse gidip ondan da özür diledi. özledikçe geri kazanmak için her şeyi yaptı. tıpkı bana ve başkalarına yaptığı gibi... şimdi böylelikle listesinden iki kadın eksilmiş oldu. bi kere daha yaparsa annesinin de saygısını yitirecek!

ps III: itüsözlük'ten deli degilim'e teşekkür ederim. karikatürün altına ramize erer yazmışım, yanlış olmuş. sağolsun düzeltti. :)


Kasım 05, 2014

I need someone fix me!

üst kattan tuhaf gürültüler geliyor. sanırım sevişiyorlar ama daha çok evde bi yerlere çivi çakıyorlarmış gibi sesler geliyor. zaten ben bu satırları yazarken tık diye kesildi. aman tanrım çok kısa sürdü. en fazla 10 dakika...

gece saat 2.16... gözü yaşlı film izliyorum. tuhaf bir rahatlama hali var üstümde. yaptıklarımdan sonra. bir taraftan da acayip üzgünüm. hırstan, öfkeden, kinden, nefretten arınmış kabulleniş dolu gözyaşları bunlar... büyük bir kötülük de ben yapıp adrien'ı bana yaptıklarından ötürü sonsuza dek affettim. olup biteni şimdi anlatamayacağım.

"hiç senin olmamış bir şeyi kaybedemezsin" mi ne diyordu bir filmde.

öyle işte...

sevgiler
jk

ps: bunlar ara verip tekrar mı başlıyor lan? yeminle yorgan dövülüyor sanki evde.


Kasım 02, 2014

hiçten sebep can sıkıntısı


saçım başım berbat... on dakika sonra hazırlanıp evden çıkmam gerekiyor. duşa ihtiyacım var. saat 9 buçukta uyanıp bu saate kadar kızkardeşimle konuştuğum için katılmam gereken bir etkinliğe geç kalıyorum şu anda.

zaten pek keyfim de yok bugünlerde.

kasım sıkıcı bir ay olacak gibi duruyor. zaten en güçlü adayımın gay olduğunu öğrendikten sonra oyundan bi hayli düştüm. hevesim kaçtı!

neyse...

kalkıp işime gücüme bakmalıyım.

duş alsam mı, almasam mı?

ya daaaaaa gitmesem mi?

sevgiler
jk





Ekim 31, 2014

ay resmen hırs yaptım!


arkadaşımın büyük ve saygıdeğer bir yayınevinden kitabı çıktı. öykü kitabı...

hem mutlu oldum, gurur duydum filan. ama bi taraftan da acayip kanıma dokundu. içim buruldu.

dengemi bozdu bu durum benim.

yola birlikte koyulduğumuz insanlar aldı yürüdü ve ben gerçekten iddialı adaylardan biriydim.

ama ben çok gerilerde kaldım.

deyim yerindeyse nal topluyorum.

midem bulanıyo.

kuscam sanırım.

ya da her popom sıkıştığında olduğu gibi uyucam.

bilemedim.

ben anca blog yazayım işte!

sevgiler
jk

ps: birkaç gün önce fransız yapımı bir romantik komedide keşfettim. 70'ler jazz blues... dinlerken içi titriyor insanın.


Ekim 26, 2014

"amaan o gay" gerçekliği


kasım ayının o kadar da heyecanlı geçmeyeceği netlik kazandı.

benim çoook önce -3-4 yıl evvel- bir sevgilim varken tanıdığım ve "oha ne hoş çocuk" dediğim, sadece sosyal medyadan takip ettiğim ve sonrasında bir iki etkinlik dışında hiç karşılaşmadığım bir çocuk vardı. onunla iletişim tazelemek için doğru zamanı bekliyordum.

dün bir etkinlik vardı. aynı grubun faaliyeti. o yoktu. akşamında da kadıköy'de o gruptan bayadır görmediğim bir kadın arkadaşımla içtik, sohbet ettik. laf lafı açtı, onu da sordum.

-ya ben sergio'yu merak ediyorum aslında.
-hangi sergio?
-lopez olan. sergio lopez.
-amaan o gay kız!
-ne?
-valla gay. akademik kariyer vs gizliyordu o başlarda ama artık hepimiz biliyoruz.
-aaa! hadi ya! listemi güncellemem gerekecek!
-ahhahaha! liste mi yapıyorsun?
-ivit ama şu anda sen benim keyfimi çok kaçırdın yaaa.
-kızım zaten xxx'teki bütün kadınlar onu soruyor bana. herkese tek tek anlatmaktan gına geldi. ilk gördüğümde anlamıştım ben.
-yaaa. aslında ben de anlarım ilk gördüğümde... bla bla...

yaa yaaa! böyle işte. her kadının hayatında bir kez yaşayacağı "amaan o gay" gerçekliğiyle yüzleşmemi yaşıyorum şu anda. olmaz olmaz dememek lazım gay'leri hep şıp diye tanıyan, kadın arkadaşlarımı uyaran ben olurdum genelde, kısmet işte!

bu arada o benim bu kış için en önemli motivasyon unsurlarımdan biriydi, n'olucak şimdi?

ps: ekstra gelir için ingilizce öğretmeye başladım. ee malum oslo'lara kolay gidilmiyor. kendim de tasarım öğreniyorum. bi taraftan aktivist faaliyetler... bana kalsa yatıcam bütün gün, öğlene kadar uyuyacağım filan.

sevgiler
jk



Ekim 21, 2014

dünyanın bütün kadınları birleşin!


birkaç arkadaşım var, onların hepsi birbiriyle arkadaş. ben de bir tanesi vesilesiyle diğerlerini tanıdım. hatta arkadaş olduğum söylenemez. her neyse... über zengin aileleri var bu çocukların. çocuk diyorum 25 ve daha gençler. akıl olarak baya gençler, artık çocuklar demeye dilim varmıyor, varın siz anlayın.

altlarında son model jiplerle filan geziyorlar, etiler'de hiç adını sanını bilmediği dahası merak da etmediğim bu yüzden onlar anlatırken dinlermiş gibi yapıp sonra hiç hatırlamadığım yerlerde bet sesli türkücüleri/popçuları dinlemek için dünyanın parasını bırakıp çıkıyorlar.

evin yakınlarında mcdonalds'ta oturduk bir süre ben, benim arkadaşım ve onun babası pek meşhur bir kız arkadaşıyla. 24 yaşında genç bir kadın. güzel. bakire. şirin. daha çok masum. ama hayatta 'kadın-erkek ilişkileri' dışında hiçbir tutkusu yok. kendinden yaşça bir hayli büyük ünlü bir herifle birlikte. akıl almaz. ikisi konuşurlarken ben de evde yapılacaklar listemi check ediyorum kafamda, kafa sallayarak -dinlermiş gibi yapmanın birinci kuralı: belli aralıklarla arada kaşlarını havaya kaldırarak kafanı salla. şöyle cümleler çalındı kulağıma:

o çocuk çok pısırık! benim erkeğim... cızır cızır cız...

ben öyleyim ya. benim ilişkilerim hep uzun oldu. bızzztt... bzzz... bızt...

ama yumruğunu masaya da vurmayı bilecek biraz... (sanırım hâlâ onun erkeği burada topik) czzzz... dıztt dızt!

görücü geldi bana. zzzzzzzttt...

ay ne salakmışım! üç sene önce o çocukla evleniyordum. ama çok sevdim. cıııızzzt cızttt...

babam beni ona da vermez ki! o kendinden çok emin ama.

bir ara erkeklerden nefret ediyordum. tam bi feministtim! çat!

SHUTDOWN!

sinapslerim öldü. kısa devre yaptı beynimdeki elektrik akımı.

olamaz böyle bi şey... dünyanın bütün kadınları birleşsin ama önce bi akıllarını da başlarına alsın, lütfen!

bi de biri benim şartelimi kaldırabilir mi?

sevgiler
jk

ps: ben bi woody allen filmi patlatayım bari anca kendime gelirim.



lovers without borders

getting back together!

ben facebook'ta reporters without borders sayfasını like etmiştim. mr white nights da bugün doctors without borders sayfasını like etmiş, bi anda timeline'ıma düştü. burada bi ortak nokta bulup kendi kendime sevindim. sanırım ondan hoşlanıyorum hah-ha :) her ne kadar burada kıllı ortadoğulu bir herifle arada bir yatsam da. 

biliyorum klinik vakayım. 

ve çok acınası görünüyor olabilirim. 

bu arada geçen de şu yoklukta kredi kartına koca bir delik açmak suretiyle gidip kendime kocaman şişkin bi kaban aldım, oslo'ya gidince giyerim, diye. istanbul şartlarında ocak'ta iç çamaşırlarımın üstüne giysem üşümem o derece.  baya kafayı yedim sanki. arada aklım gelir gibi olunca 'deli miyim ben' diye düşünüyorum ama kısa süre sonra aklım gidiyor tabii ki ve tekrar kendim hariç herkesin deli olduğunu düşünmeye devam ediyorum.

sevgiler
jk

ps: bu arada bi çocuk vardı solcu, örgütlü filan. bugün onu gördüm. baya sohbet etme fırsatımız oldu. tatlı çocuk aslında. garip bi' şekilde gözlerine bakarken içimde merhamet, şefkat hissi uyandırıyor. kırılgan bi' insana benziyor. bu da beni onu çözmek, kaçtığında üstüne üstüne gitmek konusunda tetikliyor. ama tabii ki öyle şeyler yapmıyorum. aslında baya önce beğenmiştim ben bu çocuğu. 

ps II: kasım'da yine bi haltlar olucak, etkinlik dolu bi ay kasım. evet! ;) yalnız çapkınlık yapmaya çıkıp sonunda her şekilde üzülen tek insan olarak tarihe geçebilirim. biri beni üzünce üzülüyorum -haliyle- ama birini üzdüğümü düşününce de üzülüyorum. filan. her türlü evde tek başına zırıl zırıl ağlayan bi tipe dönüşüyorum. pişman oluyor muyum? ilk etapta evet! ama sonra geçiyor ve yine içimden aynı manyak çıkıyor. :))







Ekim 19, 2014

prensessem prensesim ulan!


bunu duymaktan çok sıkıldım. eskiden -çooook eskiden, yıllar evvel- grandma g 'sen kendini kraliyet sarayında filan mı sanıyorsun' diye kızar, dalga geçerdi. son yıllarda herkesten duyar oldum, benimle yeni tanışmış, kısa yahut uzun süredir tanıyan, eski ya da yeni arkadaşlarım, hiç arkadaşım olmayanlar vs.

eski ev arkadaşım yerli king kong, evden kovmak zorunda kaldığım son ev arkadaşı faciam aptal puma, adrien, nathaniel, half blood ingiliz arkadaşım, eski 'yeni sevgilim' (karmanın kusmuğu değil, onu gerçekten hatırlamıyorum desem yeridir)...

geçen gün ofiste, mutfakta kahve alıyorum, sevdiğim de bi kızcağız (ona bunu söyleten ne, ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim yok gerçekten) durdu ve bana gülümseyerek (iğneleme amacı taşımıyordu) 'prenses! kraliyet ailesinde mi büyüdün?' dedi. hiç üstüme alınmadım, nasılsa bana dememiştir diye. sonra tekrarlayınca 'bana mı diyorsun' filan oldum.

half blood ingiliz arkadaşım, artık küstük konuşmuyoruz gerçi, bi gün bende ve saçma sapan bir tartışma içindeyiz. bir yandan da ben tırnaklarımı törpülüyorum. sol elimle yapamadığımı söylediğimde tutup elimi 'ver ben yapayım' demiş sonra da 'aman tanrım ne kadar parizyensin' diye uzun uzun dalga geçmişti. onun prenses ve türevi tabirleri arasında 'modalı teyze, parizyen, nahif, kırılgan' en çok kullandıkları arasındaydı. ama tabii sinirlendiğimi gördüğünde 'angara bebesi mode on yine' derdi, prenseslikten eser kalmadığını düşündüğü için sanırım.

architect guy bana 'pencere önü çiçeği' demiş, hatta bülent ortaçgil'in şarkısını da dinletmişti.

kızlarla bir trekking maceramız olmuş ve beni doğa sporlarına tövbe ettirmişti. beni kocaman hasır şapkam, şortum ve sarı yürüyüş ayakkabılarımla gördüklerinde 'fransız turist' diye dalga geçmişlerdi. sonra da o saçma sapan parkurda başımın çaresine bakabildiğimi gören, şimdilerde küs olduğumuz, deli gibi özlediğim ama öfkem geçmeden aramamaya kararlı olduğum bestfriend g yanıma gelip 'o kadar da hanım evladı değilmişsin' demişti. 'ne sandın yaprak, -irrelevant biliyorum- yıllardır benim yerimde sen olsan kafayı yerdin, sensin prenses, poposu konfordan vazgeçemeyen' dememiştim çünkü kızgın değildim o zaman.

her neyse...

aptal puma'nın sevgilisi önündeki servis tabağını kullanmak yerine tüm kahvaltılıklara çatalını sokmayı seçiyordu. onu incitmemek için aramızdaki samimiyete inanarak -heyhat ne aptallık- aptal puma'ya bu durumun benim iştahımı kaçırdığını söylemiştim sevgilisini üslubunca uyarsın diye. o da o zaman 'prenses, sen şatolarda, saraylarda mı büyüdün' diye dalga geçmişti benimle. son bam telime basınca ben de delirip 'ben senin sevgilinin türüküklediği peyniri yemek zorunda mıyım, hep birlikte sevişelim oldu olacak bu kadar sıvı alışverişi yapacaksak' diye bağırmaya başlamıştım.

böyle hikayeler işte...

tüm samimiyetimle söylüyorum: hâlâ bağdaş kurup bir yer sofrasına oturmayı beceremeyecek tiplerin bana neden prenses, parizyen, modalı teyze vs dediğini çoğu zaman anlamıyorum. günün birinde anlamayı diliyorum ama. tabii bi taraftan da bu tavrın altında kıskançlık kokusu alıyorum. toplumun genelini sarmış olan 'vasata övgü' halinin bizim cenahtaki yansıması gibi geliyor bu durum bana.

velhasıl, prensessem prensesim ulan! var mı! allahın nezaket, zerafet yoksunu üstelik kıskanç ayıları! ben sizi bunun için eleştiriyor muyum!

sevgiler
jk

ps: I am the one ~ michael jackson ;)

ps II: annem... annem ya evet öz, çok afedersiniz ama *mından düştüğüm annem benden bu yüzden nefret ediyor olabilir. 'ingilizler gibi çok soğukmuşum' böyle söylerdi küçükken, yaprak hayatında kaç ingiliz gördüyse!

ps III: bu arada internetten aldığım dolabın montajından, akan musluğun tamirine, sıkışmış kavanoz kapağından, yediği yemeğe, salçasına yoğurduna kadar da her bokunu kendi yapabilen bi insanım. sanılmasın ki sürekli birilerine ihtiyaç duyma halindeyim. bu yüzden anlamıyorum zaten. çünkü anne-babasından bile yardım göremediği için 'el'den medet umacak kadar kafayı yememiş, gayet amazon ruhlu ve öyle yaşayan tabir-i caizse survivor bir kadınım. ama yine de ben prensesim. kaldı ki öyleyim de! var mı itirazı olan!


Ekim 05, 2014

everything's crystal clear!


çok karmaşık gibi gelebilir ama aslında her şey çok berrak! benim için en azından öyle.

half blood ingiliz arkadaşım -artık arkadaşım ve dahi hiçbir şeyim değil- bana sarılıp uyumalarımıza bir anlam yükleyip yüklemediğimi sordu, oysa hiç üstüne düşünmemiştim. ben de oturup düşünmem gerektiği hissine kapıldım ve önümde adeta karmaşık bir matematik problemi varmışçasına çözümledim kendimi. hatta bu süreçte adrien'dan da yardım aldım, ne de olsa psikiyatr ve ne de olsa arkadaşız. bulduğum sonuç şu oldu: ben half blood ingiliz arkadaşımla evet zaman geçirmekten kayif alıyorum, evet onun varlığı/arkadaşlığı bana iyi geliyor ve evet onunla yatmak da istiyorum ama el ele arkadaş çevremizin karşısına geçip "selam millet bu benim sevgilim" demek istemiyorum. abartılı sevgi gösterileri de istemiyorum özellikle kamuya açık yerlerde. bulduğum sonucu onunla da paylaştım. "bana uyar" deyince ben de hayatıma eskisi gibi devam ettim. 

oysa o da ne!? hiçbir şey eskisi gibi değildi. ona ulaşamıyordum. hiçbir şekilde. laf atıyorum yanıtlamıyor. bir makale linki gönderiyorum, "bak bilmem kim ne yazmış oku da kan dolaşımın hızlansın" diye. çıt yok. program yapıyoruz bende buluşmak üzere, önce ısrarla onun arkadaşıyla yaşadığı evine gitmem için ısrar ediyor sonra da buluşmaya iki saat kala arıyorum teyit almak için ve geç geleceğini söylüyor. hem de 1 saat 2 saat bir gecikme değil 5-6 saatlik bir gecikme.

neyse... ben de tabii çeşitli bahanelerle tüm plan ve programları iptal ettim. adrien'ı çağırdım, oturup bir şeyler içtik, yemek yedik ve saatler boyunca her şeyi konuştuk -onları da sonraki postta anlatacağım, meğer başından beri adrien'ın hayatında bir kadın varmış zaten. 

sabah da yattım ben bu adamla. oldu valla. son zamanlarda zaten sevişmem gerektiğinin farkındaydım gayet, libidom yükseldikçe yükseliyordu her geçen gün. pişman mıyım? hayır. adrien'a karşı o eski hislerim var mı? hayır. benim için "hayatıma giren en yakışıklı adam"dı ya hani, şu anda sadece yaşlı ve incinmiş buluyorum. o da bu durumun farkında mı? evet, kesinlikle. açık açık dile getirdim mi? evet, büyük ölçüde. ama yatakta iyi mi? evet. orgazm garantili bir sevişme olacağını bildiğim için çok da düşünmedim açıkçası.

en son ben kendimi geri çekince half blood ingiliz arkadaşım dün gece saat 3'te whatsapp mesajlarıyla uyandırdı beni, neden onu aramadığımı, neden kendimi geri çektiğimi vs sorgulayan. sonra ben de ne düşünüyorsam tam olarak onu -ne eksik ne fazla- yazdım. iki saat sonra yani sabahın 5'inde tekrar uyandırdı beni. öfke doluydu. benimle mecbur kalmadıkça görüşmek istemiyormuş, hiçbir şey yazmadım.

çok da fifi şu saatten sonra. ben elimden geleni yaptım.

sevgiler
jk


Ekim 01, 2014

can I learn to love again?


uzun uzadıya anlatmayacağım. ama aramızda bir şey olmayacağı netleşti artık.

ama bu süreçten şunu öğrendim. benim kendimle ilgili çözmem gereken dev bir sorunum var: güven duymuyorum. ben kedi köpek dışında ya da arkadaşlarımı da dahil edebilirim ama sevmeyi, hani aşkla sevmek babında, nazım'ın vera'yı sevdiği gibi ya da özdemir asaf'ın 'sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor' dediği gibi, samimi gerekirse yüzünü yere indirerek gerekirse boynunu bükerek sevmeyi bilmiyorum. unutmuşum. ya da hiç öğrenmemişim. bilmiyorum. kendimi tamir etmem gerekiyor.

bu şarkı da bana gelsin.

ps: hâlâ bu meseleyi güçlüyken noktaladığım için içimde sevinen biri var. bir rahatladım. yük kalktı üstümden.

sevgiler
jk


Eylül 28, 2014

nefesim kesiliyor sıkıntıdan!


ben yapamayacağımı hissediyorum.

şu anda mesela kalbim sıkışıyor, nefesim kesiliyor sıkıntıdan. uzandığım yerde düşüne düşüne boğulduğumu hissediyorum. aslında bi hayli hayatımın içinde olmasına rağmen -uzun süredir yedek anahtarım onda, hemen her hafta birbirimizde kalıyoruz, gece gündüz demeden birbirimizi görmek için fırsat yaratıyoruz, haftasonları evde yemek yapıp film izliyoruz yahut didişiyoruz, hemen her gün yazışıyor ya da telefonda konuşuyoruz- onu hayatıma alamayacağımı düşünüyorum şu anda.

güven duymuyorum.

ne söylerse söylesin, güven du-ya-mı-yo-rum.

gözlerim dolu dolu yazıyorum bu satırları.

içimde kocaman bir boşluk var. dolmuyor. kimseyi hayatıma sokmamam gerektiğini, başıma yine aynı şeylerin geleceğini anımsatıp duran bir ses var, duymazdan gelemiyorum onu.

henüz kendi iç dengemi bulabildiğimi sanmıyorum.

bir başkasının karşısında soyunmaya -her anlamda- hazır olduğumu da...

işin kötüsü artık bir daha hazır olup olamayacağımı da bilmiyorum. ne zaman biriyle baş başa kalsam bu durumla o kadar başa çıkamıyorum ki! sanki kendisine olan güvenini tamamen yitirmiş, aciz bir kadın kalıyor. ya da artık birine bir şeyler hissetme halini bir zayıflık olarak görmeye başladım. bilmiyorum.

şu anda tek hissettiğim şey; yapamayacağım.

masumiyetimi yitirmişim ben.

bu işin bir iktidar oyunu olmasından nefret ediyorum. aramak istediğim zaman kendimi frenlemekten de... sırf ipler karşı tarafın eline geçmesin diye saçma sapan beklemekten, kendimi cool davranmaya zorlamaktan da... yine başladı o saçmasapan oyun. ve muhtemelen de ben başlatıyorum bu saçmalığı her defasında.

yapamayacağım. biriyle birlikte olmak için hazır değilim.

olmuyor. bırakamıyorum kendimi birine. bırakmamalıyım.

sevgiler
jk


Eylül 27, 2014

something happened!


bugün itibarıyla artık aramızda bir şeyler başladı sanıyorum.

ben de neyin kafasını yaşadığımı bilmiyorum. ama içimdeki koşarak kaçmak isteyen kadını çoğu zaman çok zor zapt edebiliyorum.

evet, onu arkadaşım olarak köpeğini de kedi olarak görmüyormuşum. tam anlamıyla ne olarak gördüğümü ben de bilmiyorum. henüz. bu nedenle artık bir şeyleri sesli dile getirsek de yasak bölgelere* dokunmuyoruz. yani birlikte uyumak, sarılmak, belki küçük bir öpücük ya da onun uyuduğumu düşündüğü zamanlarda boynuma kondurduğu öpücükler ve küçük okşamalar dışında bi şey yok.

film izliyoruz. gözlerim doluyor. sonra onun fark edip filmi durdurması üzerine çok saldırgan bir tutum geliştirebiliyorum. normal bir insanı çileden çıkaracak kadar şikayet etmiştim birinde mesela. ya da bir anda çok sinirlenip tavır alıyorum mesela. ama her ne olursa olsun kendim gibi olabiliyorum. dahası o da katlanabiliyor. tıka basa yediğim, ağzıma kocaman lokmaları sıkıştırmaya çalışırken bir taraftan da konuştuğum filan vakidir yanında. dert etmiyorum. beni belki 1-2 kez makyajlı görmüştür. belli ki o da dert etmiyor.

iyi hissettiriyor özetle. germiyor beni.

aslında nasıl olduğunu tam olarak bilememekle korktuğum şeylerin de farkında olduğunu sezebiliyorum. mesela aramızda şöyle bir diyalog gelişti.

-özgür bir kadın imajı çiziyorsun ama öyle değilsin.
-ne alaka?
-o zaman sen de istiyorsan birlikte olurduk. duyguları mesele etmezdin.
-hayır. daha önce tatsız bir tecrübe yaşadım ve aynı şeyi tekrar yaşamak istemiyorum.
-anlıyorum. ama sana zarar vermeyeceğimi de biliyorsun bence.
-nasıl yani? hayır, emin değilim.
-biliyorsun bence. şehrin öbür ucundan o yağmurda senin için geldim. sırılsıklam olmuştum ve sen "1 dakika 1 dakika" deyip kılını bile kıpırdatmadın.

ve evet, benim için çabaladığını görebiliyorum. ve evet, gerçekten sırf göz göze gelmekten kaçınmak için kapıdan girdiğinde donuna kadar ıslanmış olmasına rağmen yanına gitmemek için çıt çıt kuzenimle whatsapp'tan yazışmaya devam ettim.

şimdilik bu kadar...

sevgiler
jk

ps: ama bi taraftan ben ona motosikletle gelmemesini şiddetli yağmur beklendiğini söylemiştim, dinlemedi.

ps II: bu yaz gerçekten çok gezdim. fotoları arşivlerken yazdan kalma bi foto buldum bloga uygun.


Eylül 25, 2014

şans vermek yok, zaman kaybetmek var!


çok yorgunum.

geçen ay leyleği havada görmüş olmalıyım bu ay gerçekten çok seyahat ettim. izmir-istanbul-safranbolu-istanbul-gaziantep-istanbul yapmış bulunuyorum an itibarıyla 3 hafta içinde.

işler filan deli gibi birikti.

bu arada adrien aradı. kendisine bir başkasına aşık olduğumu söyledim ve 'dostça' görüşmeye başladık. hayatı pek iyi gitmiyor anladığım kadarıyla. ama bu halde bile beni sinirlendirmeyi başarıyor. bu akşam aramış, bir saat sonra gördüğümde yazdım kendisine. bu arada uçak dön babam dön havaalanının içinde turlayıp duruyor. yemek teklifini geri çevirdim ama kahve içmeyi teklif ettim. e ben de yorgunum, çalışmam gerek, haftalardır eve doğru düzgün uğramadığım için etrafı bok götürüyor. mutfağın kapısını açıp içeri bakmaya tahammülüm yok. eve geçer, valizleri bırakırım. sonra dışarda kahve içip bir şeyler atıştırıp döner çalışırım, diye düşünüyorum. neyse. öyle yapalım böyle yapalım, derken. hasta olduğu aklına geldi. sonra görüşelim, deyip caydık. ben kahvemi içip geldim, tek başına.

* * *

şu aramızda saçma sapan bir yakınlaşma olmasını arzu etmediğim half blood ingiliz 'bir arkadaşım'la da aramızda saçma sapan bir yakınlaşma oldu. birkaç gün önce. yatmadık. hatta öpüşmedik bile. benim odamda çıkıp kaybolan böcek yüzünden salonda birlikte uyuduk. gece bana sarılmış, boynumu öpen bir adam vardı. sabah ikimiz de yataktan çıkmak istemiyorduk. aramızda da saçma sapan diyaloglar dönüyordu. etrafımdaki çok pardon ama 's.kim hıyar diyene bir avuç tuzla koşan' bir grup kadın arkadaşımın da katkılarıyla ki gerçekten çabalayan bir adam gördüğümü de düşünüyorum, benim kafam karıştı. 'şans ver, şans ver' diye ciyaklayan seslere ve karşımdaki adamın çabasına kayıtsız kalamadım. zaten bi de böyle şehir dışındayken özlediğimi filan hissettim. bir şey olduğunda ona haber verme ihtiyacı duyuyordum. ben aramasam "hayırdır, kafasını ütüleyecek başka birini mi buldun' diye o iletişime geçiyordu. nitekim dün tuhaf kokular almaya başladım kendisinden. bugün çıt yok. bakalım yarın ne olacak? eğer yarın kendisinden ses çıkmazsa, ilk aradığında ki ben aramayacağım için arayacağından eminim, yanıtım net olacak: 'elini görüyor ve artırmıyorum. çekiliyorum şekerim, kendine yeni oyun arkadaşları bul. mesafe koyalım' diyeceğim. tam olarak bu cümlelerle.

* * *

yani gerçekten bu gerizekalılara baktıkça mr white nights'ın imkansız aşkını beklemek onun için çabalamak daha anlamlı geliyor. cidden! türk erkeğini artık anlık heveslerin insanı olarak tanımlıyorum. regl olduklarına inanıyorum hatta. dertsiz başa dert açmak gibi geliyorlar. herbiri kendi klasmanında apayrı, nev-i şahsına münhasır dertler hem de. yani bu adamlarla çocuk filan yapmayı öyle uzun soluklu planları filan bırak iş çıkışı akşam programı bile yapılmaz. valla! o yüzden de en ufak bir yakınlaşma halinde bile koşarak kaçmak istiyorum. içimdeki "uzaaaa uzaaaaa" diye ciyaklayan kadına kulak vermek zorunda hissediyorum kendimi.

ps: eskiden olsa kızmaz hatta umursamazdım. ama bir gerizekalıyla ve onun sikimsonik projeleriyle o kadar zaman kaybettim ki vaktim çok değerli artık. planlı, programlı, sözüne sadık olmayan, yiyemeyeceği boku vaat edip duran, gerçekle bağı zayıf, kafasına estiği zaman gelmek kafasına estiği zaman gitmek isteyen, ben merkezci, seni ona tâbi olmak zorunda bırakan filan herhangi bir insana en ufak tahammülüm yok.

ps II: ay gerçekten var mı acaba bana göre biri dünyanın herhangi bir yerinde? ve daha önemlisi, biz bulabilecek miyiz birbirimizi?

ertesi sabah eklemlenen edit: evet, gece 3'te aklına gelmişim bir an, mesaj aldım kendisinden. sinirim hafifledi.

sevgiler
jk


Eylül 06, 2014

kadın-erkek arkadaşlığı

bir arkadaşım var, anladınız sanırım bir er kişi. akıllı, iyi eğitimli biri. kadın erkek eşitliği vs kavramları hazmetmiş olduğunu düşündüğüm ender insanlardan. bunu da yarı ingiliz olmasına bağlıyorum. neyse, dağıtmayalım. 

eski erkek arkadaşımla olan süreci az buçuk biliyor. tanışmışlardı da gezi işgali sırasında. gel zaman git zaman -onun da uzatmalı ve hastlıklı bir eski ilişki durumu gündemdeydi- benim çok yakın arkadaşlarımdan biriyle de -biraz da sanırım hatun kişinin ısrarı üzerine- yakınlaştılar. sonra görüşmeyi kestiler. benim için değişen bir şey olmadı. başından beri hep aynı yerde duruyor bu arkadaşım. ama dün gece bir saçmalık oldu. bendeydi. film izliyorduk. ben bütün akşam havanın ne kadar bunaltıcı olduğundan dem vurup şikayet etmiştim.

onun bacağına yasladığım yastığa başımı koymuş uzanıyordum, o da oturuyordu. kolu da omzumdaydı. ben uyuyakalmışım. bir ara birinin 'uyudun mu' diye sorduğunu duydum. bal gibi uyuyordum ama saçma sapan yerlerde film izlerken uyuduğumda biri 'uyudun mu' diye sorarsa yanıtım fikstir: 'yoooeeöğ ne alakası var, uyumadım!' ve tam o sırada saçlarımı okşayan bir el hissettim. işte o zaman zınk diye uyandım. şefkatli bir hali vardı ama biraz yavşaklık kokusu da alıyordum, 'bir tane vantilatör var, istersen burada benimle yatabilirsin' dedi karşımda arkadaşım. 'yoo, ben kendi yatağımda yatarım uyurken vantilatör açmıyorum' dedim ve kaçtım oradan. sonra da hiçbir şey olmamışçasına birbirimize her zamanki gibi davranmaya devam ettik. ve ben 'good company', 'hang out' durumu devam etsin istiyorum. bir taraftan onu üzmek son isteyeceğim şeylerden biri olur. aramızda şaçma sapan bir yakınlaşma da son isteyeceğim şeylerden bir diğeri olur. onun beni bir şekilde üzmesi son isteyeceğim şeyler arasında ilk üçe oynar. önem atfettiğim bir arkadaşımı kaybetmek en son isteyeceğim şey olur. 

bir taraftan ona karşı rahat tavrımı kendine yorup dengesizce davrandığımı ve onu yedeklediğimi filan sanması asla istemeyeceğim bir şey olur. tamam, aramızda bir kadın-erkek gerilimi yok değil ama sınırlarımızı da hiçbir zaman aşmadık. ayrıca eski sevgililerimizi yahut benim iskandinav bir koca bulma çabalarımı filan da biliyor ve üstüne geyik yapıp güldüğümüz bir durum da mevcut. 

sanırım onunla konuşmalıyım.


sevgiler
jk


Eylül 03, 2014

c'mon maaaaaaaaan! (I)

şu koala ruh eşim olabilir!

onca işimin arasında bir de saçma sapan takıntılı ve kendini pek akıllı sanan erkek profilleriyle uğraşıyorum.

örnekse biri bu: geçtiğimiz günlerde bir sahaf arkadaşımın doğum günü vardı. facebook davetinin haricinde partiden bir-iki gün evvel özel olarak davetini yineledi. ben de uğrayacağıma dair söz verdim. nitekim yakın bir kadın arkadaşım -ablam, demeliyim belki- boşanıyor, eşyalarını paketlemeye yardıma gidecektim aynı gün. ve ben kıçımı kaldırıp ona gidene kadar o beni aradı, "bitirdim, bira içmeye gel yalnız olmak istemiyorum evde" diye. ben de bir kot, bir tişört tabii meteorolojinin istanbul'da fırtına uyarısı nedeniyle sonbahar için en uygun ayakkabılarım ve trençkotumla çıktım evden. tam metrodan indim, merdivenlerden çıkıyorum bir mesaj geldi ablamdan ex kocası konuşmak üzere eve geliyormuş. neyse o gelene kadar biz çay içip dedikodu yapıp atıştırdık ve ben de taksim'e doğumgünü partisine geçtim.

birkaç saat oturdum orada. gerçekten hepsi birbirinden enteresan çok farklı alanlarda çalışan, çok farklı sanat dallarıyla uğraşan insanlar tanıdım. hatta genç bir kadınla tanıştım ki nathaniel'la aynı dizide çalışmışlar ama tabii hiçbir şekilde nathaniel'ın adını dahi ağzıma almadım.

velhasıl orada ben minik bir taburenin tepesinde tünerken hemen yanımdaki dergi yığınının tepesinde oturan bir adam vardı, sanırım doğumgününe gittiğim arkadaşımın kuzeni filan. onunla aynı küllüğü ve aynı çakmağı kullanmamız dışında hiçbir diyalogumuz olmadı. sadece bir ara neden hatırlamıyorum ama muhtemelen adamın jöle kıvamına gelmiş olması bana belimin açık olup olmadığını düşündürdü ve kontrol ettiğimde pembe penye çamaşırımın ulu orta açıkta olduğunu fark ettim. bluz yeterince uzundu, pantolon kesinlikle düşük belli filan değildi ama yine de o haldeydim. usulca kapattım belimi ve adamın da en az çamaşırım kadar pembe suratını görmezden gelerek takılmaya devam ettim. her neyse...

ayrılırken bende birkaç tane daha çakmak olduğunu söyleyerek çakmağımı bırakıp çıktım.

olayın üstünden 4-5 gün filan geçti. bu sabah bir facebook mesajıyla uyandım. "sonunda sizi buldum. çakmağınız hâlâ bende" yeay!

kısa süreli bir sinir harbinin ardından onu yok saymaya karar verdim ve hayatıma kaldığım yerden devam ettim. taa ki öğleden sonra tekrar bir mesaj alana dek. özetle attığı mesajın yanlış olduğuna karar vermiş özür diliyor. hayatında hiç çakmak taşımamış-mış kendini doğru ifade edememiş-miş falan filan. pfffffffffffff! bana ne! cidden?! ba-na neee!!!

ya hakkaten cesaret hapı filan mı alıyor bu insanlar, aklım almıyor. bu neyin özgüveni hocam? neyin kafası ya? ve gerçekten aynaya baktığında ne görüyorsun orada? johnny depp, brad pitt, daniel day lewis, mark ruffalo, george blagden... hak'katen... yapmayın ya.

ps: ben j. white'tan (norveçlinin adı bu olsun, belli ki onu bir süre daha anlatmalara doyamayacağım) bir mail almak umuduyla her yeni güne uyanırken adam beni ekstra sinir etti. zaten mail kutusu her yandığında acaba j. white mı diye kalbim kıpır kıpır oluyor ve çok ender hayal kırıklığına uğramıyorum.

ps II: bu arada cidden yeryüzünde ingilizler kadar güzel aşık olabilen başka bir tür var mı? bence yok!


Eylül 01, 2014

sevgilim eylül ve ben


şu sıralar hep ben hep ben... başlıklarda da ben. ben ben ben ben. ahahha! aklımı yitirmedim sadece bunca işin altından nasıl kalkacağımı bilmiyorum. uzunca bir süredir, sırf kendi mesleki tatminim için global ölçekte ülkelerin ekonomilerini değerlendiren bir makale yazmak istiyorum, bizim site için. ama hâlâ fırsatım olmadı. çok serdim tabii. o parti senin bu parti benim, düğünler ve arkadaş toplantıları arasında mekik dokumaktan ve çılgınca para harcamaktan fırsat bulamadım, evet.

eylül ayında erkekler ve erkeklik konferansı için izmir'e gidiyorum. sonra da zaman zaman toplantılarını takip ettiğim lgbti aktivisti bir grup var onları takip etmeye devam ediyorum. ama bu ay benim kendi haberlerim dışında bir ekin sorumluluğu bende haftaya 3 gün istanbul dışında olacağım da düşünülürse adeta 10 günde bir kitap yazmam gerekecek. bana uyku yok artık!

nasıl olacak bilmiyorum ama konsantrasyonumu bin parçaya bölersem altından kalkmam mümkün değil bunca işin. ama bir taraftan da hem her şeye yetişmek hem her şeyi okumak hem her yerde olmak hem de eğlenceden geri kalmamak istiyorum. peh! kristal elma da yaklaştı ona da katılmak istiyorum, aylar öncesinden planını yaptık.

aaaaaaaaaa! elimde bin tane dergi, bin tane makale, bin tane kitap var beni bekleyen. ve ben bu yaz gerçekten eğlenmeye doydum. artık durulmalı ve çalışmalıyım. daha yarım kalan öykülerimi tamamlayacağım. bi de aptal gibi sözlükte zaman kaybediyorum.

bir arkadaşım da eksik olduğum matematik, istatistik gibi konularda bana takviye yapıyor. gideceğim ecnebi memleketinde kolay iş bulabilmemi sağlamak adına indesign, quark gibi programlar öğrenmeye başladım. sağolsun görsel yönetmenimiz kırmadı iş çıkışı haftada 2-3 gün akşamları 40-50 dakika bana ders veriyor.

bu iş bu yıl biter ve seneye de işte kısmet :)) belki de çocukluğumdan beri hayalini kurduğum gibi bir yerde gazetecilik yapma fırsatı bulurum ve hiçbir yere kıpırdamam. belki kıpırdarım. şu anda tek yapmam gereken büyük bir dikkatle çalışmak!

ps: çok açım! yiyecek bir şeyler hazırlamalıyım acilen. midem kazınıyor. keşke bana yemek yapan bi annem olsaydı.

sevgiler
jk


Ağustos 31, 2014

arkadaşlarım, ben ve güzel giden her şey

kendi kendimin kayan yıldızı oldum ve bir dilek tuttum!

amerikalı akademisyen bir arkadaşım var, cumhuriyetçi kendisi, onunla geçirdim öğleden sonramı. bir sürü konuda konuştuk. benim yeni kariyer planlarım için bir takım öneriler getirdi. norveç'e yerleşme orada gender research alanında çalışma fikrimi değerlendirdi, neden amerika'yı düşünmediğimi sordu, amerika'da sahip olabileceğim avantajları anlattı. bu konuyu kendi üniversitesinde de araştıracağını söyledi. seneye yaza tekrar gelecek, kışın skype'da buluşalım diye konuştuk, o da türkçe öğreniyor. pratik olur hem, hem de gerçekten hayata bakışı bambaşka iki insan olmamıza rağmen baya iyi anlaştık. o dindar, eşcinsel evliliklere sıcak bakmıyor, cumhuriyetçi vs. ama çok saygılı ve çok centilmen.

ingilizcemin yeterince iyi olduğuna inanmıyorum ben, özellikle konuşurken çok tekliyorum ama tanıdığım tüm ingilizce bilen insanlar -ingilizler, amerikalılar, iskandinavlar, türkler- hem aksanımı hem de dil becerilerimi oldukça başarılı buluyor. bugün de republican guy (amerikalı akademisyen arkadaşımın adı bu olsun) beni bu konuda cesaretlendirdi bol bol. hem utandım hem sevindim. çünkü gerçekten arzu ettiğim gibi değil ingilizcem. şımartıyormuş gibi hissettim.

sonra da biraz hüzünlendim. gidiyor çünkü o da. yarın.

bu sene yaz çok ama çok kötü başladı. mayıs ayında doktor doktor dolaşıp psikiyatrist arıyor, gittiğim her doktora gıcık oluyor ve seans boyunca ağlıyordum. ama sonra iş kısmı hariç -hâlâ oturmadı taşlar yerine- muhteşem bir şeye dönüştü yaz. hayatımda ilk kez o kadar özgür ve mutluydum ki hayatımın en güzel yazını geçirdiğimi söyleyebilirim.

bir kere kendi yaş grubumda dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar tanıdım ve onları iyi arkadaş kategorisine koydum ve onların bana karşı dostane yaklaşımından en ufak bir şüphem olmadı hiç. bol bol ecnebilerle türklerle olduğundan daha kolay anlaşabiliyor olmama şaşırdım. tanıştıklarımın hepsi benimle iletişimde kaldı.

yaşadığım tatsız süreçte bir ablam oldu mesela. eskiden şefim olan. şimdi aramızdan su sızmıyor, ablam olsa bu kadar severdim eminim. iyi ki arkadaşlarım var. kendimi yepyeni şeyler yapabilmek için ziyadesiyle güçlü hissediyorum. ve onların cesaretlendirmesi ve samimiyeti olmadan bir adım bile atacak mecalim kalmamıştı.

ve evet hayatımın en doğru kararını aldım. bir daha ortadoğulu erkeklerle birlikte olmayacağım ve lütfen sevgili evren bana oyun oynama bu konuda. çok iyi erkek arkadaşlarım var ve onları oldukça önemsiyor ve seviyorum ama bu topraklardan bir adamla birlikte olarak kendimi tekrar yormayacağım. olmuyor olmadığını kendi arkadaşlarımdan ve kendi tecrübelerimden ve hatta şimdi kızkardeşimden hareketle defalarca gördüm, gözlemledim. bu kararı almış olmak da beni çok rahatlattı, haftada ortalama bir kişiyi en ufak bir şüphe duymaksızın reddediyorum. ben birini ararken bu kadar talep yoktu, ne acayip.

yazacak yapacak çoook şey var. hepsini azar azar anlatacağım. kelimenin tam anlamıyla hayatımda ilk kez kariyerime ve kendime odaklandım, deli gibi çalışıyorum. ve çok mutluyum. (şşt! nazar değdirme! tahtaya vur.)

sevgiler
jk

ps: bu adam benimle evlenmez di mi? amaaan zaten napiyim esrarkeş adamı. hıh!


Ağustos 30, 2014

ve tanrı iskandinav erkeklerini yarattı


genelleme içermez. bugüne kadar sadece bir iskandinav erkeği  ile tanıştım ve muhteşem zaman geçirdim. tutuldum evet ama herkes birbirine o kadar dostane ve arkadaşça yaklaşıyordu ki çocukla tanıştığım günden başlayarak ve gidişini takip eden bir hafta boyunca her ama her gece -hiç abartmıyorum- rüyamda görüp durdum. ta ki kendime "sanırım ben mr white nights'tan hoşlandım"ı itiraf edene kadar...

internette de küçük bir araştırma yaptım, dünyanın çok çeşitli yerlerinden kadınlar ve norveçli erkekler norveç erkekleri hakkında bir şeyler yazıp çizmiş. özetle; hissettiğim/gözlemlerim ve okuduklarım bu adamlardan şahane iyi koca olacağına işaret ediyor.

mesela daha yeni tanışılmıştır. hadi ben türk kahvesi yapayım size, denir ve mutfağa gidilir. tam bir dakika sonra kapıdan kocaman masmavi gözleri olan sevimli ama bir o kadar kemikli bir surat uzanır: "yardıma ihtiyacın var mı?"

"hayır, teşekkür ederim" dersin mesela gitsin diye. gitmez kafayı takiben vücut da kapı aralığından içeri süzülür usulca. göz ucuyla bakarsın, o da gözlerini kocaman açmış mutfağın içini inceliyordur. sonra sorular sormaya başlar, "o ne bu ne, bunu nasıl yapıyorsun, niye öyle yapıyorsun bla bla."

hiçbir şey yapmasa da hayır cevabını almak yetmez ona her defasında ben işimi bitirip içeri girene kadar geyik yaparak bana eşlik eder. sonra ufak tefek işler vermeye başlarsınız büyük bir ciddiyetle maydonoz, nane ayıklar, yemek tarifi alır. bulgura bülgür der. geldiğinde kapıların üstünde çarşaf nevresim kuruttuğumu gördüğü için birkaç gün sonra yıkadığı tişörtlerini kapıların üstüne asar. akşamları bik bik gelip gün içinde yaptıkları her şeyi anlatır. ama aslında baya da az konuşur bu adam bi taraftan da. utangaçtır biraz.

hatta -benim henüz bir ayakkabılığım yok, kapının yanında 4-5 çift ayakkabı yan yana duruyor- duvar ve ilk ayakkabı çifti arasında bir çift ayakkabı sığacak kadar yer olduğunu görüp kendi ayakkabılarını o araya sığdırmaya çalıştığını görürüm bir akşam.

bir başka akşam ne zaman geleceklerini sormak için camın önünde onu aramaya hazırlanırken - yüksek giriş benim evim- aşağıdan biri zıplar "yo" diye. sonra da korkmadın mı, diye sorar yine o kocaman mavi gözlerini şaşkın şaşkın açıp. alandaki tüm görsel enformasyonu içine çekmek ister gibidir o gözler.

elinde bademli magnumla gelince, "a en sevdiğim" diye ciyaklarsın mutluluktan uçar, kendisiyle gurur duyar ve bunu dışardan bakan bir göz olarak kesinlikle fark edersin. yemek yaparsın, anlatmalara, teşekkür etmelere doyamaz. falan filan. sonra sersem sersem ayrılık vakti geldiğinde küçük bir çocuk gibi  tabağına sarılır ve "gitmek istemiyorum, lütfen biraz daha yemek istiyorum ben çok mutluyum, gitmesek" diyebilir. sonra gider ve ne olduğuna anlam veremediğin bir şekilde dolu dolu gözlerle yediği zeytin çekirdeklerine bakarken bulursun kendini.


Ağustos 25, 2014

özellikle genç kadınlara tavsiyeler...


  1. meselelere annelerinizin öğrettiği şekilde, "erkek kafasıyla" bakmaktan vazgeçin. özellikle bir kadın bir erkek arasında geçen bir mesele varsa otomatikman suçu kadında arayan bir yaklaşımdır o ben de iyi bilirim, yapmayın. çünkü yarın, şu an suç aradığınız o kadının yerinde olmanız an meselesi. 
  2. her durumda başka bir suçlu kadın aramaktan vazgeçin. mesela aldatıldıysan ikinci kadını suçlayarak kendini rahatlatma, adamın ağzına sıç! anladın mı, muhtemelen o kadın da en az senin kadar masum.
  3. herhangi bir erkek için kadın arkadaşlarınızı satmayın.
  4. vik vik erkeklerin üstüne konuşmayı pek sevdiği kadınlar evli erkeklerden hoşlanır, filan gibi tatavalara pabuç bırakmayın. muhtemelen "diğer" kadına da sürpriz olmuştur adamın evli olduğu. anlatabiliyor muyum? muazzam yalancı ve kendisini gizleyen ve her durumda kendisini haklı gören, yüzü kızarmayan yepyeni bir profille karşı karşıyayız. babalarınızla filan karıştırmayın.
  5. kadınların çok zeki, sinsi ve bir o kadar kötücül vb erkeklerin de saf yahut masum olduklarına inanmaktan vazgeçin. öyle erkeklerle karşılaşacaksınız ki siz kendinizi çok akıllı sanırken sizin yatağınıza başka kadınlar sokacak ya da bunu deneyecek. 
  6. gerçekten özgür ruhlu olun. koca buluncaya kadar olmasın tüm çılgınlıklarınız, havalarınız. her adama da potansiyel koca gözüyle bakmaktan vazgeçin.
  7. belli keskin noktalarınız olsun. taviz vermeyin. atıyorum, tek eşlilik hassas noktanızsa aldatan bir adamı asla ama asla affetmeyin. mutlaka ama mutlaka tekrar edecektir aynı davranışı. bu bir örnekti tabii uyarlayın.
  8. kalmazsınız da yine de yapayalnız olmayı/kalmayı göze alın. yalnızlık hiç de ezberletildiği gibi/kadar kötü bir şey değil. allah'a filan da mahsus değil. aksine muhteşem bir kişisel gelişim imkanı. ve yüzde 99 sadece bir süreç, geçici yani. o yüzden değerlendirin.
  9. su gibi olmayın. birlikte olduğunuz adamın şeklini almayın, kişilikli olun. tüm entelektüel derinliğiniz de [birlikte olduğunuz adamların toplamı-unuttuklarınız] kadar olmasın.
  10. kimsenin ama hiç kimsenin -anne babanız da dahil- onayını kazanmak için zaman kaybetmeyin, yapmak istemediğiniz şeyleri yapmayın. ya da tam tersi yapmak istediğiniz şeyleri ertelemeyin.
  11. şunu aklınıza iyice sokun: "kötü/edepsiz kadın diye bir şey yoktur."
  12. şunu da aklınıza iyice sokun: ev işleri, temizlik, yemek yapmak, çocuk bakmak kadının görevi/sorumluluğu değildir.
  13. başkaları sizin hakkınızda ne söylerse söylesin, başkalarının düşüncelerini yönetmeye çalışmakla zaman kaybetmeyin. imajınızı değil kişiliğinizi dert edin. lütfen!
  14. ipe sapa gelmez saçma sapan ergen ruhlu adamların peşinde kendinizi yıpratmayın, o adamlardan bir koca yaratıp eve bağlayamazsınız. velev ki bağladınız -geçici bir süre- bu sizin o adamın önceki sevgililerinden üstün olduğunuz, daha güzel, daha akıllı, daha işini bilen filan olduğunuz anlamına gelmez. ben söyleyeyim en fazla daha enayi olduğunuz, kendinize gerçek anlamda değer vermediğiniz anlamına gelir.
  15. başkaları hakkında -özellikle diğer kadınlar hakkında- ileri geri konuşmaktan vazgeçin. erkekler bunu yapmaz. birbirlerinin kusurlarına/yanlışlarına karşı gece gibidirler çoğu zaman, hiç dile getirmedikleri bi şekilde muazzam bir dayanışma içindedirler. akıllıca davranıp her fırsatta birbirinizin götünü açmaktan vazgeçin. siz birbirinize saygı göstermezseniz gerçek anlamda birlikte olduğunuz hiçbir adamdan da saygı görmeyeceğinizi sakın unutmayın.
tayyip erdoğan'a vik vik etmekle olmuyor, kahkaha atmayın diyen bülent arınç'a 32 dişinizin göründüğü selfie'lerinizi sosyal medyada paylaşmakla da olmuyor. her fırsatta birbirinizi yiyorsunuz, her gün mağdur olduğunuz meselelerde dayanışmak yerine bir başka mağdur kadına bir tekme de siz atmayı yeğliyorsunuz, söz konusu karşı cinsten bir adam olduğunda özellikle kişisel hırslarınıza süratle yenik düşüyorsunuz. vs. yapmayın. 

ps: bu yazı, kadınların kadınlara karşı tutumuna tanık olduğum durumlarda dehşete düşmekten yorulduğum için yazılmıştır.


Ağustos 19, 2014

no men no cry!


bayadır yazmadım. özlemişim lan bilog!

erkeklerle ilişiğimi kestim, muhteşem tepeden bir bakışla ecnebi istiyom ben, sarışın çocuk yapıcam, bi daha hayyyyyatta ortadoğulu erkeklerle birlikte olmam" filan gibi über-gıcık cümlelerle çevremdeki erkekleri ve muhteşem egolarını -bana niyetleri olsun, olmasın- püskürttükten sonra kafam çok rahat bi şekilde gülüyorum eğleniyorum, arkadaşlarımla zaman geçiriyorum, tatile çıkıyorum, içiyorum zıçıyorum, kendime bakımlar yapıyorum, işe gidip genel yayın yönetmenimi boğmak istiyorum arada tuvalete kendimi kapatıp ağlıyorum ama 15 dk sonra unutup hayatıma devam ediyorum filan. keyfim kıyak.

hayatımda gerçekten -bildiğin aseksüel- hiçbir şekilde arayışta olmayan bir dönemden geçiyorum ve çok mutluyum. kimseye kalbimi açamayacağımı sandığım süreçte beni heyecanlandıran biri de oldu, türk değil norveçli. yılbaşından sonra oslo'ya gitme planları yapıyorum filan. iyiyim ya. valla.

yediğim yemeklerden acayip keyif alıyorum, dinlediğim müzikten muhteşem haz alıyorum, yeniden kendi geleceğimle ilgili ne yapmak istediğime dair düşünmeye başladım. özetle şu sıralar hayat bana güzel. amman nazar değmesin.

ps: bak son zamanlarda bir zamanlar new shoes'la çok sevdiğim ama pek de üstünde durmadığım bir madeni keşfettim.


Haziran 09, 2014

-----architect guy------


eveeeet, architect guy'ın da üstünü çizdim. hayırlı olsun. iki-üç gündür açmıyorum telefonlarını. az önce yine aradı. muhtemelen bu hafta içi bi gün ahl'ye inecek, "geldim" diye aramasın beni. kankiştosunu görsün, gitsin.

şimdi güzel güzel konuşup ediyorken, "eahhh bu da ergen" dedirtti bana ki iç sesim "olmaz cosi, kendine gel, olmaaaaaaaaaaaaaazzzzzzzz" diye ciyaklayıp duruyordu zaten. üstünü çizdiren konuşmanın bir bölümünü cımbızlayıp vericem. gerisini siz tasavvur edin, beni yormayın piliiis.

-josephine biz seninle neden konuşuyoruz?
-bilmem, ben sana bi teşekkür mesajı gönderdim, öyle psikiyatriydi, terapiydi, ilaçtı gidiyor.
-hayır, ben senin nereden aklına geldim? arayacağını biliyordum ama 5-6 ay sonra, n'oldu? sıradan aklındaki adamların üstünü çize çize gittin, "aa bi de bu vardı, du' bi' arıyim mi," dedin?
-hımmm... şöyle ki (hassiktir beklediğimden daha zekice bi çıkış oldu bu) şöyle ki tatsız bir şey yaşadım (kıvırmayayım ama gereksiz detaylarda da boğmayayım kaygısıyla). sonra da çekmecede tesadüfen (külliyen yalan, attım onu ben) senin bestfriend g'yle gönderdiğin çöp poşetini bulunca, numaranı istedim N'den. zaten ara ara aklıma geliyordu, bi teşekkür borcum vardı sana.

konuşmadan başka bi diyalog da -devamında- şöyle gelişti:

- şimdi ben oraya geleceğim, sonrasında sen buraya geleceksin. ama devamında ne olacak? yani bi' de bana "iyi bir adamsın sen" filan gibi yüklemeler yapmışsın o mesajında. böyle misyonlar yükleme bana. ben de kötü çocuk olma hakkımı kullanıyorum. yani sandığın kadar iyi bir adam olmayabilirim hatta değilim. o tabiri de kullanmayı sevmiyorum ama çapkın bi adamım ben. güzel kadınlar da ilgi alanıma giriyor tabii. bla bla bla... (uzun bir açıklama, benden tepki bekleyerek tepki alamadıkça toparlamakla daha çok dağıtmak arasında gidip gelen...) yani tabii ben seninle geçirdiğim o geceyi unutmuyorum. benim için de vahşi bi cazibesi vardı yaşananların. nihayetinde bir kadınla sevgilim değilse ya da birlikte olmayacaksam sarılıp yatmam ben. ama sen de yalnız kalmak istemedin ben de nihayetinde. hayır, çok güzeldi ama. bik bik bik...
- ....
- sustun sen, hoşuna gitmedi bu söylediklerim. keyfin kaçtı senin.
- ...
- keşke yapmasaydık bu konuşmayı. gereksiz bir konuşma oldu di mi?
- biraz. (kaçan keyfimi hiç gizlemeye gerek duymayarak berbat bir sesle ama onun sandığının aksine hayallerimdeki beyaz atlı prensi kaçırdığım için değil, haftasonu planımı bok ettiği için)
- yok çok gereksiz bir konuşma oldu.
- bu anlattıklarından ben şöyle bi sonuca ulaştım: "bana aşık olma cozefin, seni üzerim." de... pardon nereden bu özgüven?
- ya hayır aslında. öyle değil. yani... nasıl söylesem? o çok iddialı olur tabii. kem küm.
- (öyle ortalanmaz, böyle açılır) (gayet keyifsiz bi sesle) neyse... boşver architect guy'cım ya... dert etme. gelince ararsın.
- peki, o zaman bana müsaade.
-hadiii, byess.

gerçekten romantizm katili odun erkek diye bi tabir var ya, hah işte ondan. benim kadar taş düşsün hepinizin başına. ben bilmiyorum bunları, hesap etmiyorum gelince aramızda bi şeyler olur mu, olmaz mı. ne salaksınız ya. gelinliğimi giydim, elimdeki dev kafesle bekliyorum. 720 km mesafeden ilişki çıkarmaya çalışıyorum. bi' akışına bırakamıyorsunuz, sürekli bir dürtme, bir müdahale hali. "beni sevme", "beni sev" filan direktifler verme hali. offfffff!! of yani. birlikte yapılabilecek bi ton eğlenceli şeyin içine limon sıktı özetle. salaksınız ve ben akıllı bir adam istiyorum. sadece takılacak olsam bile.

hadi byess.
josephine



Haziran 05, 2014

telefonda flört: architect guy


architect guy'la görüşmeye başladık.

evet, pat diye. ben adrien'la birkaç kez daha görüştüm ve anksiyetelerimi azdıracak bi takım saçmalıklar daha oldu, neyse ki idmanlıyım, iletişimi kestim. ona çok kızdığım ve çok eşli olduğunun da benim nezdimde aleni olarak kanıtlandığı bir akşam architect guy'ın telefon numarasını ortak bir arkadaşımızdan istedim. ve ona içeriği çok da önemli olmayan bir mesaj gönderdim. sonrasında yazışmaya başladık. hatta bana "senin beni arayacağından emindim sadece 6 ay sonra olmasını beklemiyordum. daha önce arayacağını düşünmüştüm" dedi. ben dalga geçince de "yaa ne sandın, herkes senin numaranı alıp bi kahve içelim diye peşinden mi koşacak," diye de uzun uzun gülmeyi ihmal etmeden ekledi.

son haftalarda neredeyse her gece geç saatlerde arıyor beni. hatta temmuz başında yaşadığı yere bir seyahat planım olduğunu öğrendikten sonraki gün, haziran ortasında istanbul'a geleceğini ve o tarihlerde istanbul'da olup olmayacağımı teyit etti.

bu akşam mesela yer yer de gerildiğimiz ve birbirimizi yokuşa sürdüğümüz uzun bir telefon görüşmesi yaptık. "biz seninle neden bu kadar çok konuşuyoruz, hiç sevmem telefonda konuşmayı" minvalli... halbuki aradığında dün yaşadığım gıda zehirlenmesi sonucu, iyi olup olmadığımı öğrenmek istediğini, günlerdir çizim yaptığı için 3'er saatten fazla uyumadığını ve hemen yatıp uyumak istediğini söylemişti. 2 saatten fazla konuştuktan sonra aslında muhabbetin biraz da tatsız bir yere gelmesi nedeniyle telefonu kapatmıştık. ben duşa girdim, 15 dakika sonra çıktığımda telefonumda bir cevapsız arama vardı. tabii ki oydu.

ne olacağını bilmiyorum ama gün içinde ara ara telefonum çalmış mı acaba, diye bakarken buluyorum kendimi. keza akşam eve dönerken aklımda architect guy vardı. sonra birden telefonum çalınca ve mutluluk içinde telefona yanıt verince otobüste yanımda oturan kadın bile bendeki bezgin bekir'den çılgınca neşeli ve kahkahalarla gülen, saç savuran filan bi kadına dönüşüm sürecini fark etti. çantamı düzeltmek için hamle yaptığımda kadının şaşkın bakışlarıyla karşılaşıp utandım :)

neyse...

haftaya burada. hissi durumumu bilmiyorum. sadece "nice company" durumu gibi şu anda -ki bestfriend g'ye bile söz etmedim ve architect guy onun fakülteden arkadaşı aslında. bildiğim tek şey bütün haftasonumu onunla geçirmek istediğim. yalnız. baş başa. ama cinsel bir paylaşım olmasını istemiyorum. kahvaltı edelim, film izleyelim battaniye altında. çay yapalım, laflayalım. birlikte çok gülüyoruz, tılsımının kaçmasını istemiyorum. zaten "olur"u yok bizim olayımızın. türkiye'nin güneyiyle kuzeyinde iki şehir... memleketin iki yakasını tutup biraraya getirmek nasıl mümkün değilse bizimki de öyle.

iyi geliyor bana. adrien'ı düşünmüyorum. gün içinde kendimi ne zaman arayacağını düşünürken buluyorum, filan. şimdilik yetiyor. keşke böyle kalsa...

sevgiler
jk

ps: bu şarkı ona beni hatırlatıyormuş. öyle dedi.







Haziran 02, 2014

anket: mimlemece mimlenmece


ben de mimlenmişim madem, yazayım dedim. zaten de anket, en bi sevdiğim. ahmet hakan'da "çatı aday" tartışmalarını dinlerken bi yandan da oturdum yanıtladım. bu vesileyle öküz'e de selam ederim.

blog açma hikayeniz nedir?
bin sene önce filan açık adımla açmıştım bir blog, sonra otosansür hissi ağır basmaya başlayınca yazamaz oldum. birkaç sene önce bu sayfayı açtığımda da artık maskelerim yüzünden pişik olayazdım, sıkıntıdan açtım yani.

blog isminiz nereden geliyor?
kafka benim için "anlamlı" bir yazar... blogu açarken kafka'nın dava'sındaki joseph k sıkışmışlığını iliklerime kadar hissettiğimi düşünmüştüm. heh he çok ergenmişim :)

hangi mevsimi seversiniz?
yazı sevmem, o net. eskiden sonbaharı severdim ama bütün mevsimler birbirine girdiği için artık hangi mevsimde olduğumuzun bi önemi kalmadı galiba. yağmur olsun, güneş gözümü almasın bi de lodos çıkmasın, benim için en bi güzeli.

bu mevsim size neyi çağrıştırıyor?
sonbahardan yola çıkarak yanıtlıyorum bu soruyu. bi kere börtü böceğin yuvasına çekilme zamanı, kedilerin en az tüy döktüğü, pire sorununun sonlandığı filan bir dönem o. bol yağmur, pastel renkler... ısıtan ama yakmayan güneş filan... her şey çok dengeli gibi... evet, dengeyi ve arınmayı çağrıştırıyor sanırım.

kırmızı ruj mu, eyeliner mı?
allık.

blog yazmak sana ne kazandırdı?
bi şey kazandırmadı ya. takılıyorum işte kendi halimde.

en çok etkilendiğin film?
precious... birden geldi aklıma. ama genel olarak "based on a true story" kadın hikayelerini seviyorum. her ne kadar sonrasında dengemi bozacak ölçüde etkisinde kalıyorsam da.

şiir mi, roman mı, hikaye mi?
kötü şiirler ve kötü şairler yüzünden şiirden nefret ettim, hele hele artık ikinci yeniden bir isim zikredenin ağzına çakmak geliyor içimden. ben -kendi çapımda- hikayeler yazmaya çabalıyorum. ama roman okumayı seviyorum. ama bu tabii benim çok hastalıklı olduğum bi konu, iyi roman kötü roman. hatta aynı romanın iki çevirisi bile çok şey değiştirir bende.

hangi tür film/kitap?
sabit bi tür yok galiba. ara ara bi şeylere yahut birilerine kafayı takıp bi süre orayı kurcalıyorum. geçtiğimiz sefer ikinci dünya savaşı'na takılmıştım. kitaplar, filmler, belgeseller hep o temayı işliyordu. sonra sıkıldım. sonra britanya'ya sardım. şimdilerde bunalımda olduğum için hiçbir şey izleyemiyor/okuyamıyorum.

öğrenci olmak mı, iş hayatı mı?
ben ikisini birarada yaşadım ve hâlâ yaşıyorum. o nedenle tercih yapamıyorum, ayrı ayrı değerlendiremiyorum.

kitap okumak mı film izlemek mi?
bu da değişir kafamın doluluk durumuna göre.

klasik giyinmek mi, spor giyinmek mi?
allaam ne sıkıcıyım. ikisinin ortasında bi yol tutturdum ben ya. stilettolu bi kadın olmadığım gibi converse'li bir kadın da değilim.

almaktan asla vazgeçmeyeceğin şey ne?
roll-on. yaz geldi lanet gelsin. herkese benden roll-on!

en sevdiğin yemek?
yemek seçmem ama yemek yemeyi de pek sevmem, sıkılıyorum. ama yemek yapmayı severim bak, o enteresan. lakin uzun açlıklar yaşadığım için makarna, mantı, sebzeli pilav filan gibi karbonhidratları aşkla seviyorum. bi' de işte sos yapmayı çok seviyorum. eğlenceli ve işte tabağı da daha "şık" bi hale getiriyor filan. öyle işte.

en sevdiğin dizi?
bitenler arasında gossip girl, HIMYM'ı sayabilirim. halihazırda masters of sex ve girls var.

özel bir yeteneğin olsa ne olmasını isterdin?
benim linguistic bir kafam var, yaşadığım bi şeyi çok iyi anlatırım ama keşke biraz daha derinlikli bir hayalgücüm olsaydı.

hasta olmanın en kötü yanı? 
up and down... ben lineer çizgileri seviyorum, hayatımdan iniş çıkış eksilmediği için. hastalık da down işte, düşüşe geçiriyor insanı.

alınacaklar listen var mı, top 5 nedir?
olma mı? uçak bileti, elbise, sandalet, küçük altın, pudram bitti bi de. hehe evet düğün var :)

ilk aldığın makyaj malzemesi nedir?
şeffaf rimel. lisedeydim, salak mıyım neyim, ne işe yarıyorsa o.

Haziran 01, 2014

connie carter ve porno


porno... kadınlar için oldukça düşündürücü bir konu. çoğunlukla abartılı ve gerçekçi olmayan bir yaklaşımı var cinsellik olgusuna. tabii bir de birbirini seven iki insan arasındaki en özel anın bir endüstri haline gelmesi, karikatürize edilmesi ve tüketilebilir hale getirilmesi bana, porno filmlerdeki görüntüler kadar çirkin geliyor. lakin yeryüzünde connie carter diye bir varlık olduğundan haberdar oldum ve ilk aklıma gelen şu oldu: yeryüzündeki tüm kadın ve erkeklerin "oybirliği"yle güzel bulabileceği ender bir kadın. zaten çek kadınları da erkekleri de ortalamanın üstünde güzel yaratıklar... şayet bir tanrı varsa onları boş zamanında yaratmış. kadın o kadar güzel ki kıskanamayacak kadar beğendim. 

öyle işte...
bi' not düşeyim istedim.
jk

ps: filmlerinde de hep o kırmızı elli adam var, gıcık mıdır, nedir!

ps II: bir de şimdi "ben en çok omuzlarını beğendim kadının," desem kesin beni çok yadırgarsınız di mi? evet.

ps III: eğitimli bir kadınmış. vay anasını, ne değişik bir durum.

ps IV: bi umut, belki makyajsız o da biz faniler gibi bir kadındır, dedim ve google'ladım ama bir rivayete göre makyajsız daha güzelmiş. şu anda gerçekten moralim bozuk, dondurma yiycem ben.