Mayıs 19, 2013

ayna ayna söyle on(lar)a!



 erkeklerin aynaya bakınca istisnasız hepsinin kendisini bir brad pitt bir johnny depp gibi gördüğüne dair bir teorim vardı. geçen gece olanlardan sonra bu teorimi kanıtladığımı söyleyebilirim gönül rahatlığıyla. neighbor d vasıtasıyla tanıştığım ama tanışıklığımızın da yeni sayılamayacağı bir arkadaşımla geçen gece içtik. bu arkadaşımın -ona tekrar bir post konusu olma ihtimalinin çok düşük olması hasebiyle bir isim vermiyorum- benimle ilgilendiğini bildiğim için durumu da kontrol altında tutmaya özen gösteriyorum. o da arada iltifatlar ediyor. ben de savuşturuyorum filan, bi taraftan da kafalar güzel olduğu için izlediğimiz saçma sapan videolara inanılmaz gülüyoruz.

neyse iltifatlar ellerimin parmaklarımın güzelliğinden vücudumun güzelliğine -ki gerçekten abarttığına yemin edebilirim amacı belli o iltifatların, gayet ortalama bir kadınım- kaydığında olay mahallini süratle terk etmem gerektiğinin farkına vardım ve saat de gece 3'e geliyordu. her ne kadar bizim karşılıklı iki kanepede uyumuşluğumuz da olsa... (aslında ben pek uyumamıştım, sağı solu belli olmaz bu denyonun diye sokakta yaşayan bir kedi ne kadar uyuyorsa ben de o kadar uyumuştum ama sonuçta o da sınır ihlali yapmamıştı.)

benim evden gitmek için hızlı bir neden bulmam gerekiyordu ama kılıfına da uydurmam gerekiyordu, kaçtığımı düşünmesini istemiyordum zira bunun onu peşimden koşmak konusunda teşvik edeceğinden emindim. derken buldum! eski sevgilimle ilgili kafa ütülemeye başlamak evden çıkışımı kolaylaştıracaktı. konuyu bir iki iteklemeyle adrien'a getirdim ve ona feysbuktan adrien'ın fotolarını gösterdim. işte teorimi kanıtlamamı sağlayan doğal şartlar da tam bu sırada oluştu. adrien'ın fotolarına bakan arkadaşım ki ikisi "biçim" itibariyle gerçekten kıyaslanamazlar, bana "ben bu adamdan yakışıklıyım değil mi," diye sordu. (adrien şimdiye kadar aşık olduğum, birlikte olduğum tüm adamlar içinde gerçekten "en güzel" olanıydı -kadınsı bir güzellikten söz etmiyorum-. adrien'ı barda ilk gördüğümde -ki aklım ve kalbim tamamen nathaniel'da olmasına karşın- "vaay çok hoş adam ama bana bakmaz ki, demiştim kendi kendime.) yanıt belliydi aslında: "oha kendini adrien'la mı kıyaslıyorsun? puhahahaha" ama şimdi söz konusu insan arkadaşın olunca ne desen olmaz, yanıt vermemek olmaz, yanıt vermek hiç olmaz. iyice sıkıştım. artık durum keyif vermekten de iyice uzaklaştı. kaçıp gitmeliyim ama daha önce gitmeye yönelik yaptığım tüm hamlelerin de önü başarıyla kesilmiş. düşünsenize iddiamı kanıtlamanın haklı gururunu bile yaşayamıyorum, o haldeyim. konsantrasyonumu toparlayıp adrien'dan söz edemiyorum çünkü çalışmadığım yerden bi soru gelmiş, sıkışmış haldeyim ve fena halde sinirlenmeye başlamama ramak kalmış!

işte o anda can havliyle konuya giriş amacımı anımsattım kendime. madem ne rahat rahat eğlenebiliyordum ne de kendi irademle kırıcı olmadan çıkabiliyordum o evden, o zaman bu konuyu buraya getirdiğine pişman edecektim onu -kırıcı olmadan-, diye düşünüp başladım tekrar kaldığım yerden anlatmaya. detay vermek konusunda ne kadar iyi olduğumu bilenler bilir, adrien'la ve nathaniel'la olup bitenleri ta en başına dönüp "bak sen anlamadın, şeyi kaçırdın," filan deyip bütün detaylarıyla ve olanca hızımla anlatmaya başladım. haha :) şimdi bile hem çok utanıyorum hem çok gülüyorum. verdiğim ilk "es"te arkadaşım "josephine'ciğim ben istemez miyim seninle sabaha kadar takılmayı ama sabah çok erken gidiyormuşsun işe" diyerek çantamı kolumdan geçirmeye uğraşıyordu. işte o an durdum, tüm dişlerimin göründüğünden emin olduğum bir gülümsemeyle "hay allah hikayenin de en heyecanlı yerinde kalmıştık ama" deyip büyük bir mutlulukla çıktım evden. sonra sonra da çok güldüm hatırladıkça.

fazla romantik komedi izlemenin bünyemde "overdose" etkileri olduğundan söz etmiştim. hatta alfonso'yla olan ilişkimin mimarı o dönem izlediğim romantik komedilerin toplamı bile sayılabilirdi. ama en azından bazı yararlı ipuçları da var romantik komedilerin. o gece hem bunu görmüş hem erkeklerin "kendilerinin farkında olmadıkları" konusundaki tezimi test edip doğrulamış oldum.

ya yaaa...

sevgiler
jk

ps: yine bir gazetede en başa aldım kariyerimi. üç basamak çıkıp dört basamak inerek yada iki basamak çıkıp iki basamak inerek yerinde sayan bir kariyer ve artan bir hızla yükselen bir yaş grafiğim var, söylemiş miydim!

Mayıs 16, 2013

karma böyle bir şey! işte öyle bir şey!



sevgili sözlük direnen, yaşam mücadelesi veren bir andavalın hikayesini, evrenin s.ktir ettiği, unuttuğu, umudu kestiği andavalların hikayesine tercih ederim. zira daha renkli, daha umut dolu olur. çünkü evren ikiyüzlülüğü görür. çünkü "karma" ağzından çıkanla yaptığın, gönlünden geçenle dilinden dökülen bir değilse, asla özeleştirini yapamıyorsan, her zaman mevcut 'kötü' durumuna birilerini gerekçe gösteriyorsan, hep başkalarını suçluyorsan, hiçbir zaman insanların ellerinden gelen dahilinde sana sunduklarıyla yetinemiyorsan, daima açsan, açgözlüysen, tatminsiz ve dırdırcıysan, parazit gibi insanların kanını emerek besleniyorsan, daima o küçücük kafanda insanların zekalarını küçümsüyor, kendince onları komuta etme hesapları yapıyorsan, içinde gerçek bir faşist gerçek bir diktatör yaşatıyorsan, yaşın 30'a da 40'a da gelse 17 yaşının travmalarındaysan; hiç ders almıyor, hiç tecrübe edinmiyor, hiç büyümüyor, sadece yaşıyorsun, demektir. işte bu yüzden evren bu 2. tip andavalları s.ktir etmiştir. ne demişti rumi; "isyanlardayım, dedi. hayır, 'imtihanlardaydı'. fark etseydi, kurtulacaktı."

Mayıs 12, 2013

içinden gelmiyorsa yapma!*


kişisel gelişim kitaplarının yaydığı en büyük dezenformasyonlardan biri "içinden geleni yap"tır ya hani. hayır efendim, ona öyle demezler! içinden geldiği gibi takılmak kolay, esas içinden gelen her şeyi yapmamayı, içinden gelmediği halde de sırf etrafındakiler istiyor, diye "içinden gelmeyeni yapmama"yı becerebilmekte maarifet. evet, her iki durumda da "yapmamak" olunca fiil, bi' kal geldi, farkındayım. ama açıklayabilirim!

esas yapılması gereken, daha doğrusu yapılmaması gereken; içinden gelmeyen bir şeyi sırf nezaketten, karşındakinin gönlü olsun, diye yapmaktır. örnekse; arkadaşların dışarı çağırdı, canın istemiyorsa gitme. en yakın arkadaşın bozulacak sana belki ama maharet gitmemeyi becerebilmekte.

Mayıs 11, 2013

i'm just not that into me!


adrien'dan ayrıldım. üzgün olup olmadığımı bilmiyorum. daha doğrusu bir üzülüyorum, bir üzülmüyorum. çok kısa sürse de ilişki içindeyken de hoşlanıp hoşlanmadığımı bilmiyordum. yani aslında hoşlanıyordum ama nathaniel'ı nereye koyacağımı bilemiyordum. hep ararsa ne tepki vereceğimi, çağırırsa "sebebini bile bile" ona gidip gitmeyeceğimi düşünüp durdum. ne yapmaya çalıştığımı bilmiyorum. aslında genel olarak karşıma çıkan bir şeyler yaşadığım insanlara karşı ne hissettiğimi artık bilmiyorum. yeni değil, uzunca bir süredir bu böyle. sanırım duygularımı ve kendimi olmayacak insanlar için fazla yıpratmışım ve artık karşıma çıkan insanları terazinin doğru kefesinde değerlendiremiyorum. sanki kendimi açarsam hep yaralanacakmışım gibi... o yüzden de ilişkilerimde -inanması güç ama- az konuşup kendimi gizlemeyi yeğliyorum.

Mayıs 05, 2013

efendi adam yoktur "başarılı çapkın" vardır!


nathaniel'le ilgili postlarda yer yer söz ettiğim -barda tanıştığım- bir adam vardı. hani hep "ona da sıra gelecek" deyip deyip yazmadığım. bir türlü nathaniel'den aklımı alıp da yazamadığım hatta... (hah işte onun adı bundan sonra adrien olsun.) ben nathaniel'ı beklememeye zaten kararlıydım o da gelmemeye, o sebepten biz adrien'la işi pişirdik. hatta son bir haftadır "officially" sevgili olduğumuz bile söylenebilir. ben de bu süreçte "piç adam vs efendi adam" gibi bir post yazmayı tasarlarken nereden nereye? tey tey... sonuç: "efendi adam yoktur başarılı çapkın vardır!"