Aralık 28, 2013

the importance of "just as you are"



yeni yıldan hayatımda ilk defa "aşk" istiyorum. ama bu defa hayatıma girip çıkan bütün piç kurularının açtığı yaraları, kalp kırıklıklarımı unutturacak biri olmalı. bana kendimi değerli hissettirmeli, çünkü bugüne kadar hayatıma giren erkeklerin hepsinde de aynı ego mücadelelerini vermekten, benimle yarışmalarından, kendindeki özgüven eksikliğini beni yaralayarak kapatmaya çalışmalarından ve kendimi değersiz hissetmekten, güvensizlikten, sevgisizlikten, sürekli yeni bir kadın için ya da eskiye dair unutulamamış bir kadın için ipin ucuna gidip gidip dönmekten, karşımdakinin "çocukluk"larını tolere etmeye çalışmaktan ama benim ilk şımarıklığımda/çocukluğumda acımasızca eleştirilmekten filan yoruldum. kendimi sevilmeye değer bulmuyorum artık. galiba çok çirkinim, ondan oluyor bunlar.

:'(
josephine

ps: istediğim adamın -lütfen the one olsun o artık- siparişini ve detaylarını göz yaşlarım kuruduğunda en kötü ihtimalle yarın vereceğim. galiba artık ne istediğimi biliyorum. şimdi mümkünse bir süre yatağın içinde, tv'de ekonomi programı, burnumu çeke çeke ağlamak istiyorum.

ps: bridget jones efen'im. big lawyer marc darcy...



yalama ilişkiler/takılmalar

ve şu anda tam olarak böyle yaşıyorum. herkese gülücükler saçarak...

ayrılıp barışmaktan bi hal olduğum eski sevgilimle -ona göre biz 10 aydır takılıyormuşuz- yine ayrıldık. bu defa kalbim kırık! net olan bu. öncesinde kendimi suçlu bulduğum durumlar ve onu suçladığım "şey"ler vardı. hepsi bitti, anlamını yitirdi çünkü biz başından beri takılıyormuşuz ve benim haberim yok-muş. benim takılmak maksadıyla görüşmeye başladığım bir adam ki gerçekten beni ikna etmek için çok uğraştı, elde ettiğine ikna olduktan sonra "takılıyor" olduk biz. ben de bir daha onu görmek istemediğimi söyledim bilmem kaçıncı kez. biliyorum, yine arayacak özürler dileyecek, ben de sevdiğim için yine ikna olacağım belki de saçmalıklarına. ama bu defa kalbimde onulmaz yaralar açtı ve ben bu adamla nathaniel'dan kendimi kurtarmak için görüşmeye başlamıştım. tanıştığımızın 2. yahut 3. ayında ben takılıyordum, o çocuk sahibi olmaktan filan söz ediyordu. on ay geçtikten sonra o "biz başından beri takılıyoruz"a döndü. bu adam 23-25 yaşında ergenliğin izlerini atlatamamış bir genç erkek değil, resmen birkaç gün sonra 38 yaşına girecek birinden söz ediyorum. ve sanırım ağzından çıkan birkaç cümleyi hayatımın sonuna kadar unutamayacağım. bunları henüz hazmedemediğim için yazamayacağım da şimdilik :(


Aralık 25, 2013

regl falan filan...


Artık erkeklerin de regl olduğuna eminim. Kesin bilgi, yayalım!

Bir de olur da 'kadınlar dengesiz' gibi klişelerle gelen olursa elimin tersiyle ağzına bir tane çakıcam, bu da kesin bilgi, dileyen bunu da yayabilir.



Ekim 15, 2013

turşusu kurulması gereken meslekler

 

hayatta en sevdiğim şeylerden biri "kıçımdan aldığım verilere" göre boş beleş genellemeler yapmak... sıkı durun başlıyorum. işte benim için sevgili seçerken "artık" kapsama alanı dışına çıkardığım meslek grupları...

1. doktorlar (sevgili ego ve kibir yumakları... ama altını kazıyınca hepsi birer enkaz... bedenleri sağlıklı olabilir ama ruhları kesin hasta! ya çok romantik ya tam kazma, aynı bünyede her ikisine de rastlamanın mümkün olduğu lakin, ortası/dengesi olmayan iki meslek grubundan biri... diğerini yazıcam aşağıda.)

Eylül 30, 2013

üzgün smiley!



Anlamıyorum.

Neyin doğru neyin yanlış olduğunu karıştırır oldum.

Kendimi gerçekten çok yalnız, çok çaresiz, çok huzursuz, çok mutsuz, çok beceriksiz, çok başarısız, çok yorgun, çok yılgın, çok asabi, çok gergin hissediyorum.

Başıma gelen saçma sapan bir olayda çaresizlik içinde gördüm ki ben derdimi ne aileme ne arkadaşlarıma anlatabiliyorum. Öyle bir zaman dilimindeyim ki kendi arkadaşlarımın bile benim kuyumu kazmak için fırsat kolladıklarına tanık oluyorum.

Eylül 04, 2013

penis envy or something like that!



sevgili bilog,

adrien'la ayrılmıştık gene barıştık 2. kez. bu arada ben deli gibi çalışmaya çalıştım, ev taşıdım, ev arkadaşımla ayrıldım bla bla.

bir ayı aşkın bir aradan sonra dün geceyi adrien'la geçirdik ki bir kere acayip özlediğime şüphe yok. (ayıp şeyler anlatıcam, gardını al!) dürüst olucam, bu adamın penisini vücudundaki diğer tüm uzuvlardan çok daha sevdiğime de şüphe yok. ellerini, ayaklarını, gülümsemesini, gözlerini, gülerken gözlerinin parlamasını, dişlerini, kokusunu filan evet seviyorum ama şeyini bir başka seviyorum. hem çok düzgün bir biçimi ve büyüklüğü var hem kokusu hem de tadı güzel.

Temmuz 19, 2013

nasıl pot kırılır? ders I


hâlâ kıl tüy mevzularıyla uğraşmaya devam ediyorum, bugün ağda almak için girdiğim kozmetik zincirlerinde soğuk ağda ile klasik ağda arasında karar vermek için raflara dik dik bakarken bir yandan da önümden arkamdan geçen diğer kadınlara sinirlenip -içimden- "hadi hadi hanıııım çek koca götünü darlama beni" diye çemkiriyorum, bir de baktım sevdiğim kadın hakları aktivisti bir arkadaşım... acayip mutlu oldum, sarıldım öptüm filan. bakırköy'de olmasına da şaşırdım bi taraftan. oldukça uzak bir yerde yaşıyor.

- x de (onun bir kadın arkadaşı) tam 'hâlâ bunlarla uğraşanlar mı var' diyordu bana.
- neyle?
- bak! (bacaklarını gösterir)
- (bakarım bacaklarına, kıl kökleri kızarmış bir çift şortlu bacak çıkar karşıma gözüme de iki tane kıl ilişir.) hıı! almıyor musun, napıyorsun?
- lazer epilasyon yapıyor arkadaşım, oradan çıktım. (x'i gösterir. ama suratındaki ifade değişmiştir tabii)
-haaaa! ya ben de almıyor musun, diye soruyorum. (toparlamaya çalışırken sıvamaca) bu ara çok bunaldım bu olaylardan "rahatsız etmiyorsa kalsın" kafasındayım. ahahaha!

ne bu şimdi?

böyle bir tepki vermek için "geri zekalı" olmak lazım. pratik zeka geriliği var bende. valla! kıl kökleri meydanda yeni epilasyondan çıkmış iki bacak var ortada, kıza gidip gözüne iki tane tüy takıldı diye niye "almıyor musun" der insan. hani birine garezim olsa da şöyle alttan alttan iğneleyici laflar ederek yıldırayım, "çok kıllı bir insansın" mesajıyla kafayı gömeyim, hayata geldiğine pişman edeyim kızı istesem aklıma gelmez böyle laflar. bönüm bön! BÖN BÖN BÖN! hiç beceremem öyle soğuk savaş durumlarını. direkt kavga-tartışma "mode on". bir de işte örnekte de görüleceği üzere acayip pot kırarım. beynim 'POT'luk yapmış benim. evet.

sevgiler
jk

Temmuz 18, 2013

sıradışı uyku halleri!


 alfonso'yla sevgili olduğumuz ilk hafta -ki bana sorarsan alfonso'yla ilişkim bir 'one night stand' olarak kalmalıydı- ben ona uykumda bir takım küfürler etmiştim hani. (hatırlamak için burdan yak!) bunların başında da en sevdiğim küfür olan bol v'li "yavşak" geliyordu. bla bla... işte normalde ben çok ender konuşurum uykumda, nadiren horlarım ve genelde ağzım açık uyurum, mütemadiyen burnum tıkalıdır. (suratımın ortasındaki kocaman burnun bana "beni yaşlı göstermek" dışında hiçbir katkısı yok! her neyse...) yani şuna varmaya çalışıyorum, alfonso'yla yaşadıklarım tamamen bir istisna... ex sevgilim u'dan kurtulmak için alfonso'yla olmak konusundaki ısrarıma mukabil esasında alfonso'yla olmak istemediğimin göstergesi o yaşananlar da.

gelelim adrien'a... adrien'la gezi direnişinin çok ateşli olduğu günlerde bir revirde mahsur kaldık ve orada sabahlamak zorundaydık, oturduğumuz sandalyelerin üstünde birbirimize sarılıp uyuduk. o gece adrien jest ve mimikleriyle de destekleyerek uzun uzun konuştu -uykusunda. türkçe konuşuyordu ve olaylı günlerden geçtiğimiz ve hepimiz korktuğumuz için o gece sağımızda solumuzda uyuyan herkes benzer durumdaydı. (bense bir tavşan kadar "tetikte" uyuduğum için sağdan soldan gelen her seste gözlerimi açıp olan bitene tanıklık edebiliyordum.)

adrien aslında uykusunda sık sık konuşuyor, hatta örtümü alıp gidiyor ve ben üşüyorum, sarılmasını istediğimde de beni anlamıyor. kendisi bu durumu "uyurken çok güvenilmez bir adam olabilirim" olarak yorumluyor. ben de "uyanıkken güvenilir bir adam mısın" sorusuyla karşılıyorum, ahhaha! her neyse, yine detaya boğdum. ayh! şiştim valla, geçen sabah yine adrien konuşuyordu uykusunda ben de hemen kulak kesildim, ex wife y'den mi söz ediyor filan diye. (haha, hiç çaktırmam ama acayip ruh hastasıyımdır!)  bir de baktım farsça konuşuyor. OMG! dinledim dinledim bi bok anlamadım tabii ki. hani arada isim seçerim belki diye dinlemekten de vazgeçmedim. garipmiş! farsça mı öğrensem? bunu bi' düşüneyim.

sevgiler
jk




saçmalardan seçmeler... I



uykum geldi, sevgilim gelmedi ve libidomun çok hareketli olduğu günlerden geçiyorum ki benim libidom ayda bir kere hareketlenir -regl öncesi.

temizlik yapmam, böcek ilaçlarını yerleştirmem gerekiyor evin uygun noktalarına lakin kıçımı gezdirmekten fırsat bulamıyorum.

iş acayip rutin... pek çalışamıyorum zaten yaratıcılık yok, yapmak istediğim bir şeyler var ama muhatabımı karşıma alıp bir türlü oturup konuşamadık.

adrien'ın son saçmalığından sonra -ona laflar hazırlamıştım- iki hafta hiç yüz yüze görüşmedik ve birbirimizi gördüğümüzde de çok özlemiştik, laflarımı sayamadım. bu süreçte adrien beni hergün aradığı için yumuşamış da olabilirim. onu anlamakta zaman zaman zorlanıyorum. mesleğinden mütevellit ruh halimi mi kurcalıyor yoksa kendisi mi git-gel'li anlayamıyorum. ama beni "çocuklarını doğurmak" minvalinde laflarla acayip biçimde geriyordu, neyse ki tatil dönüşü tekrar aynı mevzular açılmadı, espri olarak bile. çocuk sevmem abi ben, gelmeyin üstüme üstüme.

şu ara tipik yaz sezonu sıkıntıları... tabii hayatıma birinin girmiş olmasıyla da ilgili bir durum bu aynı zamanda tipik kıldan tüyden problemlere gereğinden fazla zaman enerji harcıyorum. bunların başında da kol kıllarımı -normalde- her yaz başı bir kere alıp sonra bir sene takılırdım. bu sezon -henüz- almadım, n'apsam karar veremiyorum.

adrien kıllı bir adam, evet, ortadoğulular kıllı insanlar. eros okunu yanlış yöne attı, ben ona ülke sınırlarının dışına doğru ve fakat kuzeybatı yönünde nişan almasını söylemiştim o ülke sınırları dışında güneydoğu yönünde nişan aldı. ve 1 kişiden yola çıkıp genellemenin âlâsını yapmaya hazırlanıyorum, sıkı durun! penis ebatları araştırma sonuçlarının söylediği gibi... ahhahaha! alfonso'nun neden bu kadar saçma egoları ve özgüvensizlikleri olan bir insan olduğunu adrien'la kıyaslayınca -evet, penis ebatlarından söz ediyorum- anladım.


ex sevgilim u'dan sonra orgazm olmadım -hiç. sevişme sırasında. bu da 2011'den beri sevişirken orgazm olmadığımı gösterir. 2 kez -birinde adrien'la diğerinde dear virgo'yla çok yaklaşmıştım, dear virgo tecrübesizdi ve hızlı boşalıyordu, adrien'da ise ben "o anı" onunla paylaşmaya hazır olmadığım için ansızın durup, üstünden kalkıp pozisyon değiştirmek istemiştim. nitekim adrien bu durumu dert etmeye başladı ve sevişme anlarımız bir tür terapiye dönüşüyor zaman zaman. telkinde bulunuyor bana. çok şirin, o halini seviyorum, çok şirin ama o bana telkinde bulunurken orgazm olamam. ahhahaha! lakin zihnimdeki bariyerleri onunla kaldırabileceğimi hissetmeye başladım. tahtaya vur okur, totemlere inanırım ben!

adrien yine gidiyor bodrum'a. yine bir süre göremeyeceğim onu. özlüyorum. hayır, aşık değilim ama her geçen gün duygularımın daha güçlendiğini hissediyorum.

ps: görsel "penis size map"ten...

ps ll: bu arada kim demişse "boyu değil işlevi" diye, bu söz de erkeğin çirkini olmaz gibi tez zamanda tarihe karışacak. öptüm. kib. bye.

ps lll: bütün harita doğru/yaklaşık ortalamalar veriyor olabilir ama türk erkeklerine 11-12 cm'den 1 mm fazla vermiyorum. yahu gayet kısa boylu türk erkeklerinin haritadaki ortalamasına kim inanır? "bi yürü git" derler adama.

sevgiler
jk

Haziran 30, 2013

"officially" evde kaldım!



garip bir ruh hali... sıkıntılı... böyle havaları hiç sevmem zaten hava dediğin yağmurlu olur. bir güneşli, bir kapalı, bir basık, bir yağmurlu olmaz. böyle havalar hele bir de regl öncesi hiç çekilmez.

ender başvurduğum bir biçimde ne yazacağımı, neye bağlayacağımı bilmeden yazıyorum. kafamın içinde bir sürü soru işareti var. ara ara dağıtıyorum onları ama sonra biber gazının etkisi geçince eski konumunu alan gezi direnişçisi gibi ne olduğunu anlamadan yine üşüşüyorlar zihnime.

Mayıs 19, 2013

ayna ayna söyle on(lar)a!



 erkeklerin aynaya bakınca istisnasız hepsinin kendisini bir brad pitt bir johnny depp gibi gördüğüne dair bir teorim vardı. geçen gece olanlardan sonra bu teorimi kanıtladığımı söyleyebilirim gönül rahatlığıyla. neighbor d vasıtasıyla tanıştığım ama tanışıklığımızın da yeni sayılamayacağı bir arkadaşımla geçen gece içtik. bu arkadaşımın -ona tekrar bir post konusu olma ihtimalinin çok düşük olması hasebiyle bir isim vermiyorum- benimle ilgilendiğini bildiğim için durumu da kontrol altında tutmaya özen gösteriyorum. o da arada iltifatlar ediyor. ben de savuşturuyorum filan, bi taraftan da kafalar güzel olduğu için izlediğimiz saçma sapan videolara inanılmaz gülüyoruz.

neyse iltifatlar ellerimin parmaklarımın güzelliğinden vücudumun güzelliğine -ki gerçekten abarttığına yemin edebilirim amacı belli o iltifatların, gayet ortalama bir kadınım- kaydığında olay mahallini süratle terk etmem gerektiğinin farkına vardım ve saat de gece 3'e geliyordu. her ne kadar bizim karşılıklı iki kanepede uyumuşluğumuz da olsa... (aslında ben pek uyumamıştım, sağı solu belli olmaz bu denyonun diye sokakta yaşayan bir kedi ne kadar uyuyorsa ben de o kadar uyumuştum ama sonuçta o da sınır ihlali yapmamıştı.)

benim evden gitmek için hızlı bir neden bulmam gerekiyordu ama kılıfına da uydurmam gerekiyordu, kaçtığımı düşünmesini istemiyordum zira bunun onu peşimden koşmak konusunda teşvik edeceğinden emindim. derken buldum! eski sevgilimle ilgili kafa ütülemeye başlamak evden çıkışımı kolaylaştıracaktı. konuyu bir iki iteklemeyle adrien'a getirdim ve ona feysbuktan adrien'ın fotolarını gösterdim. işte teorimi kanıtlamamı sağlayan doğal şartlar da tam bu sırada oluştu. adrien'ın fotolarına bakan arkadaşım ki ikisi "biçim" itibariyle gerçekten kıyaslanamazlar, bana "ben bu adamdan yakışıklıyım değil mi," diye sordu. (adrien şimdiye kadar aşık olduğum, birlikte olduğum tüm adamlar içinde gerçekten "en güzel" olanıydı -kadınsı bir güzellikten söz etmiyorum-. adrien'ı barda ilk gördüğümde -ki aklım ve kalbim tamamen nathaniel'da olmasına karşın- "vaay çok hoş adam ama bana bakmaz ki, demiştim kendi kendime.) yanıt belliydi aslında: "oha kendini adrien'la mı kıyaslıyorsun? puhahahaha" ama şimdi söz konusu insan arkadaşın olunca ne desen olmaz, yanıt vermemek olmaz, yanıt vermek hiç olmaz. iyice sıkıştım. artık durum keyif vermekten de iyice uzaklaştı. kaçıp gitmeliyim ama daha önce gitmeye yönelik yaptığım tüm hamlelerin de önü başarıyla kesilmiş. düşünsenize iddiamı kanıtlamanın haklı gururunu bile yaşayamıyorum, o haldeyim. konsantrasyonumu toparlayıp adrien'dan söz edemiyorum çünkü çalışmadığım yerden bi soru gelmiş, sıkışmış haldeyim ve fena halde sinirlenmeye başlamama ramak kalmış!

işte o anda can havliyle konuya giriş amacımı anımsattım kendime. madem ne rahat rahat eğlenebiliyordum ne de kendi irademle kırıcı olmadan çıkabiliyordum o evden, o zaman bu konuyu buraya getirdiğine pişman edecektim onu -kırıcı olmadan-, diye düşünüp başladım tekrar kaldığım yerden anlatmaya. detay vermek konusunda ne kadar iyi olduğumu bilenler bilir, adrien'la ve nathaniel'la olup bitenleri ta en başına dönüp "bak sen anlamadın, şeyi kaçırdın," filan deyip bütün detaylarıyla ve olanca hızımla anlatmaya başladım. haha :) şimdi bile hem çok utanıyorum hem çok gülüyorum. verdiğim ilk "es"te arkadaşım "josephine'ciğim ben istemez miyim seninle sabaha kadar takılmayı ama sabah çok erken gidiyormuşsun işe" diyerek çantamı kolumdan geçirmeye uğraşıyordu. işte o an durdum, tüm dişlerimin göründüğünden emin olduğum bir gülümsemeyle "hay allah hikayenin de en heyecanlı yerinde kalmıştık ama" deyip büyük bir mutlulukla çıktım evden. sonra sonra da çok güldüm hatırladıkça.

fazla romantik komedi izlemenin bünyemde "overdose" etkileri olduğundan söz etmiştim. hatta alfonso'yla olan ilişkimin mimarı o dönem izlediğim romantik komedilerin toplamı bile sayılabilirdi. ama en azından bazı yararlı ipuçları da var romantik komedilerin. o gece hem bunu görmüş hem erkeklerin "kendilerinin farkında olmadıkları" konusundaki tezimi test edip doğrulamış oldum.

ya yaaa...

sevgiler
jk

ps: yine bir gazetede en başa aldım kariyerimi. üç basamak çıkıp dört basamak inerek yada iki basamak çıkıp iki basamak inerek yerinde sayan bir kariyer ve artan bir hızla yükselen bir yaş grafiğim var, söylemiş miydim!

Mayıs 16, 2013

karma böyle bir şey! işte öyle bir şey!



sevgili sözlük direnen, yaşam mücadelesi veren bir andavalın hikayesini, evrenin s.ktir ettiği, unuttuğu, umudu kestiği andavalların hikayesine tercih ederim. zira daha renkli, daha umut dolu olur. çünkü evren ikiyüzlülüğü görür. çünkü "karma" ağzından çıkanla yaptığın, gönlünden geçenle dilinden dökülen bir değilse, asla özeleştirini yapamıyorsan, her zaman mevcut 'kötü' durumuna birilerini gerekçe gösteriyorsan, hep başkalarını suçluyorsan, hiçbir zaman insanların ellerinden gelen dahilinde sana sunduklarıyla yetinemiyorsan, daima açsan, açgözlüysen, tatminsiz ve dırdırcıysan, parazit gibi insanların kanını emerek besleniyorsan, daima o küçücük kafanda insanların zekalarını küçümsüyor, kendince onları komuta etme hesapları yapıyorsan, içinde gerçek bir faşist gerçek bir diktatör yaşatıyorsan, yaşın 30'a da 40'a da gelse 17 yaşının travmalarındaysan; hiç ders almıyor, hiç tecrübe edinmiyor, hiç büyümüyor, sadece yaşıyorsun, demektir. işte bu yüzden evren bu 2. tip andavalları s.ktir etmiştir. ne demişti rumi; "isyanlardayım, dedi. hayır, 'imtihanlardaydı'. fark etseydi, kurtulacaktı."

Mayıs 12, 2013

içinden gelmiyorsa yapma!*


kişisel gelişim kitaplarının yaydığı en büyük dezenformasyonlardan biri "içinden geleni yap"tır ya hani. hayır efendim, ona öyle demezler! içinden geldiği gibi takılmak kolay, esas içinden gelen her şeyi yapmamayı, içinden gelmediği halde de sırf etrafındakiler istiyor, diye "içinden gelmeyeni yapmama"yı becerebilmekte maarifet. evet, her iki durumda da "yapmamak" olunca fiil, bi' kal geldi, farkındayım. ama açıklayabilirim!

esas yapılması gereken, daha doğrusu yapılmaması gereken; içinden gelmeyen bir şeyi sırf nezaketten, karşındakinin gönlü olsun, diye yapmaktır. örnekse; arkadaşların dışarı çağırdı, canın istemiyorsa gitme. en yakın arkadaşın bozulacak sana belki ama maharet gitmemeyi becerebilmekte.

Mayıs 11, 2013

i'm just not that into me!


adrien'dan ayrıldım. üzgün olup olmadığımı bilmiyorum. daha doğrusu bir üzülüyorum, bir üzülmüyorum. çok kısa sürse de ilişki içindeyken de hoşlanıp hoşlanmadığımı bilmiyordum. yani aslında hoşlanıyordum ama nathaniel'ı nereye koyacağımı bilemiyordum. hep ararsa ne tepki vereceğimi, çağırırsa "sebebini bile bile" ona gidip gitmeyeceğimi düşünüp durdum. ne yapmaya çalıştığımı bilmiyorum. aslında genel olarak karşıma çıkan bir şeyler yaşadığım insanlara karşı ne hissettiğimi artık bilmiyorum. yeni değil, uzunca bir süredir bu böyle. sanırım duygularımı ve kendimi olmayacak insanlar için fazla yıpratmışım ve artık karşıma çıkan insanları terazinin doğru kefesinde değerlendiremiyorum. sanki kendimi açarsam hep yaralanacakmışım gibi... o yüzden de ilişkilerimde -inanması güç ama- az konuşup kendimi gizlemeyi yeğliyorum.

Mayıs 05, 2013

efendi adam yoktur "başarılı çapkın" vardır!


nathaniel'le ilgili postlarda yer yer söz ettiğim -barda tanıştığım- bir adam vardı. hani hep "ona da sıra gelecek" deyip deyip yazmadığım. bir türlü nathaniel'den aklımı alıp da yazamadığım hatta... (hah işte onun adı bundan sonra adrien olsun.) ben nathaniel'ı beklememeye zaten kararlıydım o da gelmemeye, o sebepten biz adrien'la işi pişirdik. hatta son bir haftadır "officially" sevgili olduğumuz bile söylenebilir. ben de bu süreçte "piç adam vs efendi adam" gibi bir post yazmayı tasarlarken nereden nereye? tey tey... sonuç: "efendi adam yoktur başarılı çapkın vardır!"

Nisan 21, 2013

kız kavgası, bu da geldi başıma!

teoride böyle ama pratikte değil, emin olun.
 birini seversin, gözüne perde iner, kulakların duymaz olur. o birinin gerizekalının teki olduğunu ve aynı kalibreden olmadığını anlaman çevrendeki herkes haykırmasına karşın zaman alır, çok zaman hem de. bu gerçeği fark ettiğinde, onunla olmak için yaptıklarının ve o sırada kendin için yapmadıklarının -en çok da yapmadıklarının- bedelini vahşileşerek ödemek zorunda kalırsın. çünkü bu insanlarla iletişim kurmanın yolu senin tercih ettiğin yol kesinlikle değildir.

bir tane geri zekalı yüzünden yapmadığın ya da doğru yapmadığın tek bir şey hayatında zincirleme kazalara neden olur. günün birinde evcil king kong seni dövmek -bildiğin dövmek- için üstüne yürüdüğünde ve nefsi müdafaa durumunda, onun canını acıtmak zorunda kaldığın an fark edersin ki seninle aynı kalibreden insanlarla yaşamamanın sonucu oyunu onların kurallarıyla oynamaya mecbur olmak, kazanmanın karşılığı olarak kendi nezdinde küçülmektir. nedeni de seninle aynı kalibreden olmayan insanlara vakitlice fazla değer atfetmiş olmandır.

Nisan 06, 2013

bir post ejaculation syndrome vak'ası



eveeeeet!

gerçek bir "post ejaculation syndrome" tecrübesini takiben yazılan bir post ben de yazacakmışım demek... hayat işte!

hep duyardım, bilirim de "işi bitince döndü götünü, uyudu" geyiğini. kendim de öyle yaptığımdan bunu nathaniel'a kadar hiç dert etmemiştim. ex sevgilim u ve alfonso'nun da "boşalma sonrası kaçışma" halini bu kadar şiddetli yaşadığına tanık olmamıştım. sevişirsin, kadın genelde orgazm taklidi yapar ki keyifli başlayan ama süreç içinde tepinme halini alan bu işkence daha fazla uzamasın, sonrasında erkeğin omzuna yatıp ya da adam başını kadının memelerine koyup "birlikte" ve genelde çıplak uyunur. ben böyle biliyorum.

Nisan 02, 2013

b-day dates

ha camdan ayakkabı giydirmiş, ha acıtan ayakkabıdan kurtarmış, ne fark eder!

tam 1 ay sonra, bu defa nathaniel'ın doğumgününde bir araya geldik. yani tam olarak biraraya gelmek de denemez.

aramızda bir şeyler yaşandı ama çok umursamaz davranıyor ve aramıyordu. her ne kadar onun hislerinden hiç endişe etmesem de -ki tüm veriler aksini söylüyordu- istenmediğim düşüncesine kapıldığım için (bunda bu konularda ciddi talihsizlikler yaşamış bir arkadaşımın payını da görmezden gelemem) o kapıyı kapattım, evet. ama hayatıma da devam edemiyordum. aklımın bir köşesinde damlayan su sesi gibiydi adı. o yüzden ona bir doğumgünü mesajı göndererek kapıyı tekrar açtım. o da kapının açıldığını görünce tekrar şansını denemek istedi. ben de bunu istiyordum zaten. muradıma erdim.

Mart 21, 2013

geldi bahar ayları gevşer gönül yayları


bahar geldi, şubattan beri böyle inceden bir sarhoşluktur başladı.  bende de tabii. Hatta ilk bende başladı. bitti. aşk acısı bile çekiyorum, o kadar da hızlıyım. doğumgünümde tanıştığım neighbor d'nin çok eski bir arkadaşı... ben zaten gitmek istememiştim o doğumgününe. gıyabımda kutlasalardı da olurmuş.

nasıl oldu, anlamadan baya etkilenmiş ve hoşlanmışım. bir şeyler yaşandı, bitti. hatta kestirip attım demek daha doğru olur belki ama dün neredeyse haftalar sonra ondan bir haber aldım. tabii ki neighbor d vasıtasıyla.

göster ama elletme! sızlan ve muma çevir!




Bizim mahallenin barlarından birinde, yeni başlayan garsonluk kariyerimi esasen gündüzleri sürdürsem de cumartesi gecelerinin çok eğlenceli olduğu iddiaları üzerine bir cumartesi akşamı birkaç saatliğine uğradım. Bu arada –pek beceremesem de arada bir iki sipariş alıp iki tane bira servis etmeyi deniyorum. Yalnız mahşeri bir kalabalığın yanı sıra sigara içiliyor olmasının, ışıkların renginin, müziğin beynimi kafatasımdan dışarı pörtletmesinin ve şu zamana dek kendimce bir emek verme süreci sonunda bi’ parça incelttiğim müzikal zevklerimi katletmesinin etkisiyle yüzümden de memnuniyetsizlik akıtmayı ihmal etmiyorum. Zira eskiden böyle yerlerde “eğlenirdim” artık “acı çekiyorum.” Çalışmadığım zamanlarda da. Kaldı ki ömrü hayatımda duymadığım pop şarkılarını şu birkaç haftada duymuş olabilirim.

Şubat 20, 2013

bokunda boncuk aramamalı insan!


 Bokunda boncuk aramak diye bir lafı vardır grandma g’nin. İşte tabir-i caizse benim yaptığıma bokunda boncuk aramak denir. Ev arkadaşımla çalkantılı bir ilişkimiz olduğu malum… Onun erkek arkadaşıyla olan ilişkisini de bir “dışardan gözlemci antropolog” edasında gözlemlediğim de malum… İkisi bu defa 14 şubat sevgililer gününü kan dökülmeden atlattılar. (yılbaşı kanlı olmuştu!) Benim için bilhassa sevgililer günü özel bir anlam ifade etmese de sonuçta çevremdeki koşuşturmacadan ve gerilimden ben de payıma düşeni alıyorum. Geçenlerde oturduk, alınıp verilen hediyelerin kritiğini yapıyorduk ki birden ex sevgilim u’nun bana 5 yıllık ilişkimiz boyunca mecidiyeköy’deki metrobüs çıkışında, yere açılan tezgahlardan 1 liraya aldığı öpüşen kediler stikırını anımsadım. Evet, bir adamla 5 yıl boyunca bir arkadaşlığın, bir ilişkin oluyor ve o 5 yılda –yılbaşlarını severim, doğumgünlerini de- sana aldığı tek hediye duvar stikırı. (bu adam bugünlerde ki hiçbir zaman babasının gönderdiği harçlıklar dışında bir geliri olmadığını da sayarsak, kendini “ezelden beri küçük burjuva” olduğuna bir biçimde inandırmış!!! –bu klinik vak’ayı başka bir postta etraflıca analiz edeceğime emin olabilirsin sevgili blog) ve o adamı o saniye kapıdan ya da camdan bi biçimde hayatından tekme tokat atmak yerine buna da mutlu olup seviniyorsun. Nasıl mutlu olduğumu anımsıyorum. Sonra biraz zihnimi kurcalayınca fark ediyorum ki aslında ben bokumda boncuk aramışım!

Ex sevgilim u’dan önce hayatımda itülü bir çocuk vardı ve fakülteden bir arkadaşım vesilesiyle tanışmıştık ve sürekli “double date” durumundaydık. Güzel ve kaliteli zaman geçiriyorduk, pek tabii baba parası yiyorduk filan. Velhasıl onunla başlayan bir süreçmiş benimki esasında. Çünkü o (ki o da moskova’ya yerleşti) ve ondan sonrakilere bakıyorum, hepsi sidikli kendini bilmezlermiş. İtü’lüden önceki taliplerimi ve hoşlandığım çocukları düşünüyorum, nyc’de, austin’de, zürih’te yaşayanlar var içlerinde.

Lisedeyken odtü bilgisayar mühendisliği son sınıf öğrencisi bi’ talibim bile olmuş benim. Olmuş diyorum çünkü aileler tanışıyormuş, bizimkiler bu konuyu açmadan kapatmış -benim bile haberim olmadan. Benim üniversiteyi kazandığım ilde yaşayabileceğimizi, tabii ki eğitimime devam edeceğimi, hatta evimi arabamı bile almayı vaat etmişler ve tek istedikleri çocuklarıyla beni tanıştırmakmış.

gecenin saat 1’inde doğum günüm olduğunu öğrenip arabasına! atlayıp (19 yaşında arabası olan bir insandan söz ediyorum, o yaşlarda bir genç kadının bu durumdan aslında etkilenmesi gerekir) açık mağaza bulabilmek ve doğum günümü ilk kutlayan olmak için havaalanına (ya da terminale) gidip hediye ve bir tane gülle gecenin saat 2’sinde kapımı çalışını hatırlıyorum ki o çocuk 3-4 kuşak İstanbullu bir aileden geliyordu.
İşte herkes o itülüden önceki –ismini hatırlamadığım- çocukla aramda bir şeyler olmasını beklerken ben itülüyle sevgili olduğum an kader ağlarını örmeye başlamış, ben farkına varmamışım.

İşte yıllardır kime ne yaptım acaba, diye düşünürken ansızın bu gece buldum! Ben o ismini hatırlamadığım çocuğun ahını almış olmalıyım! O çocukla olmadım ve evren beni bu sidikli kaprisli erkekler karmasına ve onların vahim hayat biçimine ve algısına mahkûm etti!

Bugüne kadar hayatıma giren erkekleri uç uca eklesen o çocuğun boyuna, toplasan –vazgeçtim toplayınca iyice korkunç oldu- o yakışıklılığa, 100 yaşlarına da gelseler o olgunluğa ve mütevazılığa erişmesi imkânsız erkeklere o gece mahkûm oldum ben!

Sevgili ismini hatırlamadığım ama yakışıklı ve çok düzgün bir insan olduğunu bugün –ansızın- anımsayıverdiğim çocuk! EVRENİN HUZURUNDA SENDEN AF DİLİYORUM! Beni ve şansımı özgür bırak. Eminim sen şu anda beni 10’la çarpsan etmeyeceğim kadar güzel, düzgün ve sana yakışan bir kızla birliktesin, umarım değilsen de olursun ve belki beni anımsamıyorsun bile ama o laneti kırmam için beni affetmen gerekiyor. DUY SESİMİ VE BENİ AFFET! Sevgili karma, hatamı anladım, dersimi aldım, yaptığım yanlış seçimlerin bedelini ödedim, lütfen yolumu aydınlat, bana kaybettiğim şansımı, iç sesimin yol göstericiliğini, öngörülerimi, yetenek ve yetilerimi geri ver! ve sen beni bilhassa ex sevgilim u gibi insanlardan uzak tut! (gerçi bilenler her ne kadar böyle bir hata hayatta bir kez yapılır, deseler de yavaş öğrendiğim malum!) Lütfen. Beni yine o ismini hatırlamadığım çocuk gibi, Mrs Dove gibi, nyc’de, zürih’te, austin’de yaşayan o çocuklar gibi insanlarla karşılaştır. Tekrar şaşalı, başarılı günlerime dönmeme yardım et!

SEVGİLİ EVREN adak olarak yarın sabah yine ve daha çok sokak kedisini besleyeceğim, yine daha az plastik tüketmeye, atıklarımı geri dönüştürmeye azami çaba göstereceğim, söz veriyorum. Şimdilik elimden gelen bunlar! Duy sesimi! Kedilerim gibi 4 ayak üstüne düştüğüm, şanslı, ışıltılı, başarılı ve huzurlu günler diliyorum senden. Dersimi aldım, bir daha altın tepside sunduklarına burun kıvırmı’cam. Söz bak bi’ da’a yapmıcam. Valla…

Sevgiler
jk

Şubat 09, 2013

en embesil it girl!

bir serena van der woodsen değil, yanlış anlaşılma olmasın!

saçma ama gerçek... lisede "it girl" bendim. gelmiş geçmiş en embesil it girl olmam kuvvetle muhtemel. yaptığım saçma sapan bazı şeylerin akım haline gelmesi filan sadece birkaç gün sürüyordu. ankara'da şimdi nasıl bilmiyorum ama ben öğrenciyken hemen hiçbir lisenin disiplin kuralları pek de gevşek değildi. bizim etek boylarımız belli bir ölçünün üstüne çıkamazdı, buna okul izin verse aileler müsaade etmezdi zaten, okula giderken belimize kadar uzattığımız saçlarımızı açık bırakamazdık, rengini değiştiremezdik, aksesuar takamazdık, formaları fazlaca kişiselleştiremezdik.

Ocak 17, 2013

götü açıkta kalmak vol.II


 geçenlerde inanılmaz sıkıntı içinde uyandım. uyandıktan sonra bir süre etrafa bakındım nerede olduğumu anlayabilmek için... o sırada fark ettim ki ben odamdayım ve her şey olmasa bile pekçok şey kontrol altında...

rüyamda oldukça alçak, bembeyaz çarşaflar serili, kocaman bir yatakta çıplak, güleç bir bebek yatıyordu. böyle buruş buruş bir şey... cinsiyetsiz...

Ocak 10, 2013

a- love fool b- aşka aşık (c)- hiçbiri



beni tanıyanlar bilir, kötü bi' huyum var zırt pırt aşık oluyorum. ama esasında aşık olmuyorum. ben o sözcüğün içini boşalttım. teoride dışardan bakan ve beni yeterince tanımayan biri sürekli adamı sayıklıyor olmamdan, zevzekçe esprilerimden filan aşık olduğumu sanıyor. sonra bana çıkışıyor/kızıyor filan -özellikle arkadaşlarım arasındaki er kişilerde daha çok gözlemliyorum bunu- ben derdimi anlatamıyorum işte onlara.

Ocak 07, 2013

yok bana haber maber...


bir medya unsurunda iş görüşmem var ama erteledim. şimdi muhtemelen bunlar "gel başla" diyecekler ve ben hiç istemiyorum orada çalışmak, bir de arada hatır-gönül durumu var, haliyle. çünkü habercilik ölmüş, yaratıcılık da ölmüş. seri üretim habercilik bu işin ruhuna tecavüz etmiş. mesela bak bugün kar yağışıyla ilgili haberlere farklı kanallardan, ne demek istediğimi anlayacaksın. "istanbul beyaza büründü", "istanbul kara teslim" ve "istanbul'un karla sınavı" olmak üzere 3 ata oynamak istiyorum. ha bir de "istanbul'da kırmızı alarm", evet, bunu unutmuşum. 4 etti. ölü filan varsa trafikte "kar/tedbirsizlik/dikkatsizlik can aldı" filan. off neyse... neyi kanıtlamaya çalışıyorsam...

Ocak 06, 2013

oyuncak ayımı geri istiyorum!


sevgili blog, şu hayatta en tahammül edemediğim insan trip atan insan... cidden! biliyorum genelde erkekler bu konuda şikayet ederler ama müsaadenle bu defa ben şikayet edeceğim. zira ben damarıma basılmadıkça ki oldukça sabırlıyımdır böyle konularda, genel olarak ecnebiler'in "easygoing" dedikleri türden nazik ve neşeli bir insanım. ağlak bir tarafım var, evet ama o ihtiyaçtan, o bir tür deşarj olma yöntemi benim için.

Ocak 02, 2013

damat halayı vs gangnam style


yeni yıla en yakın arkadaşlarım +1 olarak girdik. ama o "+1"i de sevdik tabii, hemen bağrımıza bastık. arkadaşımın aşkı benim de arkadaşım olabilmeli, diye düşünerek. zaten o da samimi ve "aynı kafadan" biri olduğu için zor olmadı bu.

güzel, mütevazı, kendi halimizde eğlenerek hep birlikte yemek yapıp yine hep birlikte yemek yediğimiz bir gecede yalan dünya izleyip kara lahna şarabı içerek girdik yeni yıla. hatta gecenin ilerleyen saatlerinde gangnam style öğrenmeye çalıştım, bestfriend g çok başarılı bu konuda.