Aralık 27, 2010

...

İyi bir blog buldum.

http://thesartorialist.blogspot.com/

Aslında biraz da unutmamak için linki paylaşıyorum.

Sevgiler
Josephine K.

Aralık 22, 2010

Oynayamayan kızım mıydı o?

Olanlar oldu ahali. Uzatmalı sevgilim, bir arkadaşı ve ben hepbirlikte bir ocakbaşı arayışına girmiştik geçen akşam. Yalnız hep birlikte akşam gelecek parayı beklediğimiz için benim gün içinde uzatmalı sevgilim ofisinde regl olmamın bir önemi yoktu, işin kötüsü çanta da hijyenik kadın bağı da yoktu ve ben günü peçete meçete bir şekilde kurtardım.

Ama aksilik bu ya; akşam hazır para da gelmiş ve hepimiz kurt gibi açız, bir ocakbaşı ararken ben uzatmalı sevgilime çıtlatıp cüzdanını kaptığım gibi bir ucuz perakende zincirine giriverdim. Nereden bileyim orada yakışıklı bir yankee'yle karşılaşıp elimde orkid sap gibi kasada kalacağımı.

İçimden bir ses "reglolmak ayıp bir şey değil Josephine, el kol hareketlerine hakim ol!" derken, içimdeki Grandma'nın sesi kafamı fena halde kurcalıyordu. Ve işte bu mücadele sırasında bir de baktım arkamda sevgili yankee elinde bir kutu üçgen peynirle sıraya girmiş.

Tabii yapacak bir şey yok, kasadaki boktan sıra da bir türlü ilerlemiyor, manyak bir teyze arkadan "Bunun yapışkanı var mı, kitap kabı değil mi bu," diye bağırınıyor. Ben de gayrı ihtiyari parmaklarımı kasiyerin yanındaki elektronik banda vururken buldum. Bir yandan da elimdeki bir adet orkidden utanmakla utanmamak arasında gidip geliyorum. Yine Grandma tarafından kontrol edilen iç sesimin daha baskın olduğu bir anda kafam çok karışmışken sıra önümdeki kıza geldi ve ben bunu fark etmedim. Kasiyer "Hoşgeldiniz efendim," dedi ve ben de evine çay içmeye gitmişçesine rahat "Hoş bulduuuuk," diye bağırındım.

Kafama sıçayım! Önümdeki kız yan gözlerle bana bakıp beni itinayla küçümsedikten sonra bir de kendi kendime komikmişim gibi gözlerimi devirip "Ahaha!" diye güldüm. Zaten sonra saniyeler geçmek bilmedi. Hele ki pedi çantaya sokmaya çalıştığım saniyeler...

Amaaan neyse zaten ellerini -pardon tek elini- gördüm. Hem parmakları güzel değildi hem de kıllıydı biraz. Hayatta tahammül edebildiğim tek kıl Little Cat B'nin kıllarıdır. Kıl sevmem yani. Gerçi hoş birine benziyordu da. Ama benim sevgilim de var ama ama... ma...

görsel ararken düşündüm de biraz bridget'lık bi' hikaye... ama ne yazık ki onun kadar şanslı değilim.

Aralık 15, 2010

...

İki şarkı daha geliyor. Hikayeleri de ardından...

Sadece Enrique'yi bu kadar geç fark ettiğim için kendimden utanıyorum.
Enrique Iglesias - Tired of Being

Alicia Keys de haksızlık ettiğim kadınlardan / müzisyenlerden biriymiş, onu fark ettim.
Alicia Keys - New York

Aralık 13, 2010

i'm goin' home, tell the world i'm going home

Beni müthiş duygulandıran bir şarkıyı ekleyecektim ama son dakikada beğendiğim şarkıyı ararken benzer sözleri olan bir başka şarkı daha buldum, bu da güzelmiş. Kıyağım olsun hadi, onu da yüklüyorum.

Tesadüfen bulduğum budur:
chris dughtry- i'm going home

Esas kız da bu:
diddy ft. dirty money - coming home

Aralık 12, 2010

Village Tahiti

Gerçek bir sucuklu yumurta deneyiminin ardından masayı topladık, uzatmalı sevgilim uzun sindirim seanslarından sonra boşaltım işlemini gerçekleştirmek üzere radyosunu açıp tuvalete girdi. Ben de tekrar neredeyse benden başka kimsenin okumadığı blogumu yazmaya döndüm. Evet, tam 3 gündür blog yazarıyım ve henüz kapağı açık unutulmuş gazoz gibi gazım kaçmadı. Ben de yer yer kendime şaşırsam da henüz erken olduğunu düşünüp panik yapmıyorum. Yoksa nasıl tahammül ederim istikrarlı biçimde bir şeyi sürekli yapmaya?

yazmak ya da yazmamak, işte bütün mesele bu!

Bir pazar sabahı önceki güne nispet edercesine güneşli, yağmurdan kardan eser olmayan nicelik itibariyle yeni nitelik itibariyle diğerlerinden farksız geçeceğini tahmin ettiğim bir kış günün ortasında uyanıp elimi yüzümü yıkamadan yazma ihtiyacı hissedişim şüphesiz ilk değil.

Ben de Efrasiyab'ın Hikayeleri gibi zengin ve dolu olduğu kadar sürükleyici ve keyifli hikayeler anlatabilmeyi isterdim; kimbilir belki günün birinde yapabilirim de.

Pazar pazar kalkıp edebi kaygılarla yazmayacağım. Hâttâ yazmaktan vazgeçeceğim. Little Cat B. (ondan bu şekilde bahsedeceğim) bilgisayarın başına oturduğumdan beri masada yaptığı çılgınca manevralarla ve devirdiği kül tablasıyla zihnimi ve dikkatimi hayli dağıtmış durumda... Zaten acıktım, tuhaf mahallemde tuhaf bir yürüyüşe çıkıp ucuz perakende zincirlerinden peynir, domatesimsi erikler, simit ve yumurta alayım bari. Eve gelince de çay demler, sucuklu yumurta yaparım. Buna daha çok ihtiyacım var galiba.

Hem zaten yarın simit fiyatları zamlanacak, değil mi?
Josephine K.

Aralık 11, 2010

or less complicated, please!

Benim şu uzatmalı sevgilim kafasını ortadan ikiye yarayım diye elinden geleni yapıyor, heyhat zemin hiç uygun değil. Hem kanıt yok hem de kaygan zemindeyim ayağım her an kayabilir. İşten kovulmamış olsam belki... Bağırıp çağırıp eve getirebilir ya da zirve mirve akşamının içine edebilirdim ama diyorum ya zemin çok kaygan.

everything’s gonne be simple, inşallah!

Buraya -blog deniyor adına biliyorum ama benim için biraz “tanımlanamayan bir cisim yaklaşıyor” durumu söz konusu… O yüzden “bura”ya günlük muamelesi yapmaktan korkuyorum aslında. Yıllarca günlük tuttum ama günlüğüm de masumiyetini Aunty K. nedeniyle erkenden yitirmek zorunda kaldı. Yani yıllarca günlüğüme bile yalan söyledim. Hem de yıllara yayılması ve zihinde iyi muhafaza edilmesi gereken bol detaylı, katmerli yalanlar…

Aralık 10, 2010

...

Kıskanç tospaanın tekiyim, daha önce ex bir arkadaşımı inceden kıskanıyordum ve ona haddini bildirdim. Şu Blake Lively denen sürtüğü de kıskanıyorum. İdeallerimin peşinde koşuyor, fiziksel özelliklerimi önemsemiyor, kendim de esmer olduğum için esmer kadınları daha çok beğeniyor gibi yapsam da şimdi şimdi fark ediyorum ki aslında hep "hoş ve boş" yaşamlara imrenerek bakmışım ve ben göründüğümden farklı biriyim. Göründüğümden farklı demişken; Doğan Cüceloğlu'nun "mış gibi yaşamlar" kitabı geldi aklıma, beni  bu hale getiren biraz da bu kişisel gelişim zırvaları galiba... O kitap da ilk 50 sayfadan sonra bir fasit çember halini alıyordu. Ne dram...

yes, i am josephine k.

Tam olarak ne yapmaya çalıştığımı ben de bilmiyorum. Ne kadar kasıntı bir insan olduğumu fark ettiğimden beri bir şeyler beni dürtüyor. Tam anlamıyla soyunamıyorum, evet biliyorum. Herkese -annem, babam, erkek arkadaşım, en yakın arkadaşım, kardeşim, ex iş arkadaşlarım dahil- sürekli yalan söylüyorum ve aslında en çok ben sıkıldım bu durumdan. Daha kötüsü bu yalanları "an"ı kurtarmak için de söylemiyorum, genel olarak olduğundan farklı görünme kaygısı, yaşadığım şeyin adı (evet, eşşek kadar olmuş olabilirim ama bunun da ayrımına yeni varıyorum) ve bu kaygının altında yatan temel iki etmenden birisi -kendisinden bu şekilde söz edeceğim- Aunty K ve diğeri de kitaplar. Yanlış okumadınız, kitaplar. Harcı olmayan okumasın abi, bunu bilir bunu söylerim. Benim harcım değilmiş, şimdi uyanıyorum kapitalizmin acı gerçeklerine. Okumayı bıraktım mı? Ne yalan söyleyeyim bırakamadım henüz ama azalttım! Yakındır yani.

Sadede gelelim. Yes, i am a big lier bitch!

Şimdilik bu kadar... Şu anda kendimi gerçekten kötü hissediyorum. (Yok öyle bir şey, bu da yalan... Aslında Amerikan filmlerini izleye izleye bu hale geldim ben. Hep bir poz kesmeler filan...)

Josephine K.